Bugun...


İhsan KURT


Facebookta Paylaş









AH ŞU EDEBİYAT!
Tarih: 01-05-2018 10:48:00 Güncelleme: 01-05-2018 10:48:00


       Edebiyat eğitir mi o ayrı bir konu. Düşünüp, konuşulabilecek konulardan biri.

       Edebiyat bilimi, diyorlar. Bilemem bu konuda sizler neler düşünürsünüz. İsterseniz elbette bu konuya teğette geçebilirsiniz.

       Edebiyat idealize edilebilir mi? Bu soru da “kişilere göre değişir” ve benzeri cevaplarla geçiştirilebilir.

      Peki, “edebiyatçı” denilen, yani roman, öykü, şiir, deneme yazan bir yazar nesnelerin, olayların ve kurumların çıplak gerçekliği ile mi yoksa insanın pek yansız olmayan tutum ve duyguları içeren insan gerçekliği ile mi ilgilenmelidir? Yani yazılarında hangisini öne çıkarmalıdır?

       Bütün bunlar da “soru mu” diyeceksiniz. Hatta hemen iki tarafa ayrılıp, gerekçelerinizi de sıralayarak cevaplarınızı yapıştıracaksınız.

       Yanılamaz mıyım? Belki de ben yanılıyorum. Eskilerde kalan “edebiyat karın doyurmaz” söylemindeki can simidine sarılıp hemencecik güncelin dayanılmaz davetkârlığına sıvışacaksınız.

       Ah şu edebiyat!

     En iyisi mi daha birçok soru sıralamaktansa, biraz da “yazar, birey konusunda uzmanlaşmış bir düşünürdür” yargısını da dikkate alarak, edebiyatın insana yakın benzer gerçeklikleri üzerinde “fikir teatisi” dedikleri bir fikir alışverişinde bulunmayı denemek istiyorum. Nitekim bu düşünceyi doğrularcasına Nietzsche de Dostoyevski için, “bana ruhbilim konusunda bir şeyler öğreten tek kişidir” derken, anlayanlar için bu mesajı pekiştirmektedir. Dolayısıyla edebiyatçı için bir gerçeği de işaret etmiş olmaktadır.

       Edebiyat, bireysel davranışları her boyutu ile belki bazı durumlara daha fazla ağırlık vererek işlemekle kalmaz. Bir anlamda bireyin toplumsallaşma davranışlarından sahneler de verir. Yani bu demektir ki edebiyat bireyin sadece toplumsallaşmasına değil aynı zamanda bireyin toplumsallaşmasındaki süreci de gösterir.

       İnsanı konu edinen edebiyat, bireyi ve bireysel davranışları sadece doğru değerlendirmede değil; onun gerisindeki sebepleri, duyguları hissederek duyurma, psikolojinin kavramı ile söyleyecek olursak empati (duygudaşlık) kurarak anlatma yeteneğine katabilmeyi başardığı oranda edebiyattır. Ancak bu başarıyı yakalayabilen edebiyat, insan yapısında mevcut olan duyarlılığın tellerini titretebilir. İster yerel, ister evrensel –fark etmez- başarıyı yakalamada gerek edebiyat eserinde, gerekse edebiyat eserini okuyacak olanda “insan” faktörü söz konusu olduğuna göre “insanı tanıma” bilgisi, hassasiyeti önem arz eder. Edebiyat söz konusu olduğunda bu tür bir bilgi tek başına yetmeyecektir. Eğer öyle olsaydı sadece psikoloji, sosyoloji ve benzeri insan bilimleri alanlarında uzmanlaşmış kişiler en başarılı edebiyat eserlerini yazarlardı.

       Demek ki sadece insan konusunda uzmanlaşmakla, edebiyat söz konusu olduğunda yeterli olmayabiliyor. Resim yapma tekniklerini öğrenen herkesin ressam, şiir bilgisine sahip herkesin şair olamayacağı gibi tek başına bireyi tanımak da edebiyat için yetmeyebiliyor. Çünkü yazar, insan konusundaki uzmanlığını nerede, niçin, hangi şartlarda, hangi durumlarda nasıl ve ne şekilde duyarak duyurabilme çabasını göstermekle kalamaz. İnsanın, insanların ilişkilerindeki binbir çeşitliliği ve buna bağlı, belki çelişkilerle yüklü duygu durumlarının neticelerini de irdelediğinde, seçebildiklerinin hangilerini ifade edebileceğini de bilendir.

       Edebiyat sadece insanı konu etmediğine göre bir sınırlılık getirilmesi de abes olacaktır. Ancak o zaman yazarın yazacağı konu-konular, durumlar hakkında asgari bir bilgi edinmesinde esere uyumlu yarar denilebilecek bir faydadan bahsedilebilir.

       Çağımızı yazan bir yazar için, bireyin bireyle, bireyin toplumla, hatta bireyin nesnelerle (teknoloji ile, eşya ile vb.) ilişkilerini yazması psikolog ve sosyolog için bir inceleme konusu oluşturabilir. Edebiyat eseri böylece psikolojiye de, sosyolojiye de kaynaklık teşkil eder. Ancak hiçbir edebiyat eseri böyle olsun, yani kaynaklık teşkil etsin diye ortaya konmaz. Bu durum yazarın çağını (insanı, insan ilişkilerini, toplumsal durumu) yansıtan bir ayna olma özelliğinin dışında bir gerekçe ile de izah edilmez. Yahut edilmelidir, diye de düşünülebilir.

       Edebiyatın toplum tarafından ilgi görüp görmemesinin yanında, bir eserin az veya çok satması nitelik ölçüsü müdür? Okunmakla satmak aynı teraziye konabilir mi? Yazarın “ekran yüzü” tanınmışlığı ile eserinin satılması, okunması arasında nasıl bir ilişki vardır, kurulabilir? Bunlar gibi daha birçok soruya aranacak cevaplar, tartışmalar edebiyatın aynı zamanda sosyoloji ile kuvvetli bağıntısını hissettirir. Çünkü bu problemler edebiyatın bir gerçeği olarak farklı şekillerde ve farklı zamanlarda hep ortaya çıkmıştır.

       Edebiyat üzerine bu çok kısa değinmelerin her birinin elbette tartışmaya açık olduğu her zaman söylenebilir. Fakat burada edebiyatın “edebiyat psikolojisi” ve “edebiyat sosyolojisi” ihtiyacının yadsınamayacağı gerçeğinin, kimseler tarafından dışlanamayacağıdır.



Bu yazı 2020 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI