Bugun...


İlknur KAMALI


Facebookta Paylaş









EDEBİYATIN DİLİNİ ŞAHA KALDIRAN KADIN: LEYLA ERBİL
Tarih: 04-07-2019 07:56:00 Güncelleme: 04-07-2019 07:56:00


''İnsanları seviyorum, sözünde bir utanmazlık, hatta bir küstahlık seziyorum ben ama ne olduğunu çıkaramıyorum?''

 

1950’lerde Cumhuriyet Dönemi Türk romanı rüştünü ispat etmiş ama çeşitlenememişti. 50’li yıllardan sonra Türk edebiyatındaki romanlarda Kafka’nın, Sartre’ın, Camus’un, modernizmin ve varoluşçuluğun etkileri görülmeye başladı hep. Hatta varoluşçu düşüncenin bu coğrafyada benimsenmesinde ve yayılmasında en büyük pay sahibinin bu dönemdeki hikâye ve romanlar olduğunu söylemek bile mümkün. Elbette meselenin aydın psikolojisine, aydınların Cumhuriyetin gidişatından duydukları hayal kırıklıklarına uzanan boyutunu ihmal etmezsek…

 

Edebiyatın devrimci kalbi Leyla Erbil, bütün metinlerinde imgesel bir dil kullanmış, dilbilgisi kurallarını zorlamış, esnettiği, metnini “şiirin, gerçeküstünün biçim bozmalarıyla” katmerleştirip katılaştırmıştır. “Dilin eklem yerlerinin kırılışı ve gerçekliğin yere dökülmüş mozaik taşları gibi dağılışı” sayesinde, darmadağın olmuş bilinçleri yaralanmış halleriyle yansıtmaya çalışmıştır. Türk romanında bilinç akışını en iyi kullanan yazarlardan biridir Erbil. Patalojik bir toplumun sakatlanmış kişilerini doğrudan irdelemeyi başarmıştır.

 

İnsanı anlamaya çalışan günümüz büyük edebiyatçıların başında gelir Leylâ Erbil. Öykülerini anlattığı karakterlerin iç dünyalarına derinlemesine nüfuz eder. Beyin kıvrımlarında dolaşır adeta. Ve oradan çekip kopardıklarını paylaşır okurlarıyla. Bu yüzden onların ifade biçimlerini, anlatım dilini tercih eder. Kopuk kopuk ya da yığın halinde, geldikleri sırayla, bilincin ardındakini kurcalayarak, ama tüm savrukluğuyla insanın duygularını çarpıştırır Leylâ Erbil öykülerinde.

 

Leylâ Erbil acıyı, sevgiyi, inancı, ölümü 'estetize' etmekten kaçınır. Kişilerini trajik kahramanlara dönüştürmemeye özen gösterir. Onlar 'Bizhalk'ın üyesidirler: Hatalı, yalancı, duyarsız, çıkarcı, zayıftırlar. Zaaflarını hoş görmez kişilerinin. Tam tersine onlara vurgu yapar. Erbil'de düzenin yandaşları gibi düzenin karşıtları da aynı acımasız 'eleştirel bilinç' önündedirler. Olumlu kişileri bile kurtulamaz eleştirilmekten.

 

Leyla Erbil’e göre bütün insanlar yaralı olarak doğar, ömürleri boyunca anlaşılmak, sevilmek ister. Yaralarını sarmaya çalışan karakterleri ölümle yüzleşirken kitaplarında, okuru da aynı süreçlerden geçirir ‘insan olma’nın en netameli yanlarını onun edebiyatı arayıcılığıyla deneyimletir.

 

Leyla Erbil, biçimsel açıdan ‘devrimci’ sayılabilecek tutumuyla ‘1950 Kuşağı’nın özgün yazarlarından biri sayıldı. Atilla Özkırımlı’ya göre: “Önceleri varoluşçu bir anlayışla çağdaş insanın toplumla çatışmasını, başkaldırıya varan bunalımlarını işledi. Daha sonra arayışlarını sürdürerek ele aldığı kişileri toplumcu bakış açısıyla irdelemeye çalışan, gerçekliği değişik boyutlarıyla yansıtmayı amaçlayan öyküler yazdı.”

 

Yapıtlarında yaşama biçimlerine, değer yargılarına, evlilik, aile ve kadın cinselliğine sert, alaycı ve eleştirel tutumla yaklaştı. On üç öyküden oluşan ilk kitabı ‘Hallaç’ta kendi ifadesiyle “İçinden çıktığı toplumun insanlarıyla bir denge kuramaması, tüm yargılara başkaldırmış, bilinçli olarak bir seçmeye gitmeyen insanı” anlatmak istedi. ‘Hallaç’ta, bırakılmışlık, yalnızlık, bunaltı, yabancılaşma, seçme özgürlük, suç işleme, intihar gibi varoluşçuluğa özgü birtakım tema ve yönelimler ağır bastı. Asım Bezirci, ‘Hallaç’ı şöyle yorumlar: “Bu temaları işlerken varoluşçu yazarlardan ve özellikle Kafka’dan etkilendiği gözlüyorum. Bu kitaptaki öykülerinde ‘çıkış yolu bulamayan, eyleme dökülemeyen bir başkaldırış duygusuyla eski, yapmacık, süslü, sahte ne varsa hepsine hınç duyuyor. Kişiliğinin oluşumunu ve gelişimini köstekleyen ya da soysuzlaştıran alışkanlıklardan geleneklerden, törelerde, alaturkalıklardan iğreniyor... Bütün bunlar şunu gösteriyor: Erbil şimdiki düzene kazan kaldırıyor, değişmesini istiyor onun. Fakat yerine nasıl bir düzen kurulması gerektiğini belirtmiyor: Kendi deyimiyle bir ‘seçme’ye gitmiyor, bağlanmıyor.”

 

Kaleminin alametifarikalarından biri de başkaldırıdır hiç şüphesiz. Toplumsal haksızlıklar karşısında isyan eden tutumunu, sokakların ve edebiyatın meydanında bütün yiğitliğiyle gösterdi Leyla Erbil. 1996 yılında F-tipi cezaevlerine karşı sürdürülen ölüm oruçlarının sona ermesi için ön saflarda yer aldı. 1 Mayıs 2009’da, gaz bombaları arasında Taksim meydanına doğru ilerleyenlerin arasında da o vardı, 78 yaşındaydı!

 

Otoriteden, yasakçı insanlardan haz etmedi Leyla Erbil. Yaşadığı toplumda, kitaplarıyla yetişen birkaç kuşak bu zihniyetlerden nasibini alırken, o muhalif, eleştirel kalemiyle kalkanlık yaptı. Zaman zaman çok da incitildi. Ama bildiğinden şaşmadı. Türk edebiyatının ‘Tuhaf Bir Kadın’ıydı. O tuhaflık ki, içinde cesaret vardı. İçinde yenilik. Zekâ. Zarafet. Dürüstlük. Devrimcilik. İçinde insan.

 

Öyküleri Almanca, İngilizce, Fransızca ve Rusça’ya çevrilerek çeşitli antolojilerde yer aldı. 1979’da Iowa Üniversitesi onur üyesi seçildi. Berlin Üniversitesi’nden K. Schweibgut’un “Türkiye’de Birey ve Toplum, Leyla Erbil’in Romanı Tuhaf Bir Kadın’ konulu doktora tezi Almanca yayınlandı.

 

Edebiyatımızın bu önemli ve üretken kalemini kaybettiğimizde, Erbil’in dünyanın her yerindeki direnişlere yakışan satırlarını hatırlamamak olmazdı. “Kıvanca boğulmuş, coşkudan yorgunluğumuzu, uykusuzluğumuzu unutmuş onunla birlikte dönüyor, sanki bugüne değin yasaklanmış amma yüzyıllardır özlenmiş bir bayramı kutluyorduk.” diye yazmıştı Erbil, bir vapurun isyanının ardına takılan bir İstanbul halk ayaklanmasını anlatırken…

 

Leyla Erbil seçkin ve öncü yazarlık yaratıcılığını devrimci ve yurtsever kişiliğiyle birleştirmeyi başarmış ender bir edebiyat insanıydı. Ülkemizin aydınlığa çıkma savaşımda adı ve eseri her zaman anılacak, örnek olacaktır. Özetle ‘Karanlığın Günü’dür onun hayata gözlerini yumduğu gün…

 

“İlk gök doğmadan gittim, anısızlığın akçılında çiçekleniyordu sessizlik." diyen bir kadın nasıl ölebilirdi ki?

 

“Öldün! Öldün ha! Şimdi ben ne yapayım?” diyordu Türkan Hanım, 30 yıllık kocasına, Leyla Erbil’in “Ölü” adlı öyküsünde.

 

Aynı soruyu sorma sırası bizde:

 

Demek öldünüz Leyla Hanım! Şimdi biz ne yapacağız?

 

Ve yıllarca ona âşık bir adam, umudun sözcüsü Ahmed Arif’in söylediği gibi;

 

“Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni.”

 

Düzene kazan kaldıran edebiyatın devrimcisine saygıyla…



Bu yazı 921 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI