Bugun...


İlknur KAMALI


Facebookta Paylaş









FİKRİN ‘ÇİLE’SİNDE GÖKLERİN VE HUZURSUZLUĞUN ŞAİRİ
Tarih: 01-05-2019 09:55:00 Güncelleme: 01-05-2019 14:05:00


                                  BEN, kimsesiz seyyahı, meçhuller caddesinin...

                                   BEN, yankısından kaçan çocuk kendi sesinin...

                              BEN, başı ağır gelmiş, boşlukta düşen fikir;

                                         BEN, BEN, BEN; haritada deniz görmüş, boğulmuş;

                                                   Dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş...              

 

Hz. Mevlâna, halkın içindeyken  bile Allah ile beraber olan insanları "bir ayağı pergel gibi şeriatta, diğer ayağı ise yetmiş iki milletin içinde” ifadesiyle tanımlamıştır. Pergel, kendi değerleriyle başkalarının değerleri arasında sendelemeden  dimdik ayakta durabilen sağlam bir şahsiyeti temsil eder. Değerlerimizin hızla yok edildiği günümüzde kendi şahsiyetini ve haysiyetini korumak ve geliştirmek mühimdir.

 

Cumhuriyet devrinin önemli fikir adamı ve şairlerinden biri olan Necip Fazıl da inandıkları uğruna sendelemeden, düşmeden, takılmadan ayakta kalmış bir şahsiyetin emsalidir. O, kendine göre “ideal” gençliğin fikir işçisidir. Huzursuzluğun şairidir. Hayatı boyunca fikirlerinin çilesini çekmiştir. İdeolocya Örgüsü başlıklı eserinde ideal gençliği ve ideal insanı tasavvur etmiştir. Kısakürek’i kimileri hiç sevmese de o, Türk şiirinde belli bir ideoloji ekseni için vazgeçilmez bir isim, bir duyuş ve bir duruştur. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin sırasıyla “Kaldırımlar Şairi”, “Büyük Doğucu”su, “Sultanu’ş Şuarâ”sı ve “Üstad”ı olarak anılan Necip Fazıl Kısakürek, Türk edebiyatının önemli isimlerindendir. O, ilk şiirlerini yayımladığı yıllardan ölümüne kadarki altmış senelik sanat hayatı zarfında mistik-metafizik arayışlarının yanı sıra, mevcut şiirleri üzerinde oynayarak ve birtakım değişikliklere giderek estetik arayışlarını da sürdüren “iç dinamik”i yüksek bir şiir meydana getirmiştir.

 

Necip Fazıl, yakın arkadaşı Abidin Dino ile birlikte Abdülhakîm Arvâsî’nin dergahına gittikten sonra büyük bir değişim yaşamıştır. Necip Fazıl’ın Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştıktan sonra dünyaya bakışı değişmiş,  eşya, hadise ve olayları daha farklı yorumlamaya başlamıştır.  Abdülhâkim Arvâsi’yi tanıdıktan sonra verimliliği artan şair kendi tabiriyle, “Dik bir kaya üzerinde gururla dünyaya karşı dikilmiş uyuz bir keçiyken, üretkenliğinin zirvesine çıkacak ve kırk elli ciltlik bir çapa doğru yükselmiştir.”

 

İlk şiir kitabı 1925 yılında çıkan ve 1928’de “Kaldırımlar” başlıklı şiiriyle “Kaldırımlar Şairi” olarak şöhret bulup pek çok hayranlıklara ve methiyelere mazhar olan Necip Fazıl’ın üçüncü şiir kitabı da 1932 yılında yayımlanmıştır. O, pek çok mülakatta ve yazılarında genel olarak şiir ve kendi şiir anlayışı ile ilgili konuşmuş, yazmıştır. Onun sanat, edebiyat ve özellikle şiir hakkındaki düşüncelerinin Ankara’nın entelektüel çevresinin müdavimi olduğu 1930’lu yıllarda oluşmaya başladığı ve yazıya döküldüğü görülmektedir. Necip Fazıl 1936’da “Ağaç” dergisini yayımlamaya başlamıştır. Bu dergide “Manzara” başlığı altında Türk fikir ve sanat adamları ile ilgili birtakım yazılar yayımlamıştır.

 

Necip Fazıl’ın şiirini üç döneme ayırmak mümkündür.  Birinci dönem 1920’li yılları içine alır. Bu yıllar boyunca yazılan ve aralarında “Kaldırımlar”ın da yer aldığı şiirlerde şairin bir arayış içinde olduğu görülmektedir.  Kısakürek’in ilk şiirlerde âşık şiiri ve tekke şiirinin etkileri görülürken şair,  “Kaldırımlar” şiirinden sonra büyük şehirdeki yalnız insanın kabuslarına yer vermiştir. Asıl şöhretini “Kaldırımlar” şiiri ile kazanan Kısakürek şiirinin ikinci dönemini 1930’lu yılları kapsar. 1934 yılında Abdülhakîm Arvâsî’yi tanıdıktan sonra şahsi hayatında olduğu gibi şiirinde de tasavvufa yönelmiştir.  Şair, aradığı hakikati nasıl bulduğunu 1939’da yayımladığı “Çile” şiiri ile tasavvur etmiştir.

 

Necip Fazıl Kısakürek şiirinin üçüncü dönemi 1940’lı yılları kapsamaktadır. Necip Fazıl bu dönemde siyasete yönelmiştir ve bu yıllarda ideolojinin, siyasi düşüncenin etkisinde şiirler yazar. 1947’de yayımlanan  “Destan” başlıklı şiiri ile içtimai ve siyasi duruşunu belli etmiştir.

 

Kısakürek, şiirin unsurlarını his ve fikir olarak ikiye ayırmıştır. Şiirin kalıbını mananın iskeleti olarak düşünen şair, bu iskeletin de fikir gibi göze çarpmaması gerektiğini ifade etmiştir.  “Şiir, cemiyetin geçmiş gelecek ve şimdiki zamanına hâkimdir ve onun rüyasını ayrı bir rüya üslubu halinde anlatan bir tabirname gibidir.” ifadelerini kullanmıştır.

 

Metafiziğin hususi bir yönünü oluşturan Tanrı’nın varlığı ve ruhun hakikati ile ilgili olan hususları içeren “din” teması Necip Fazıl’ın ilk şiirlerinden son şiirlerine kadar şairin dini hayatındaki değişime paralel olarak farklı üsluplarda görülür. Bu tema şiirlerde özellikle “Allah”, “Peygamber” ve “tasavvuf” başlıkları altında ön plana çıkar. Şair, ilk şiirlerinden itibaren Allah’ı ve onun varlığını özellikle ebediyet, zaman, mekân kavramları etrafında sorgulamıştır. Kısakürek’in poetikasını daha iyi anlamak için “İdeolocya Örgüsü” başlıklı eserini okumakta fayda vardır.

 

Mehmet Kaplan, “Şiir Tahlilleri” başlıklı eserinde "Necip Fazıl, dünya görüşü bakımından çağını ve çevresini beğenmeyen bir şairdir.” demiştir. Necip Fazıl'ın Bergson felsefesinden etkilendiğine değinen Orhan Okay, Necip Fazıl'ın Bergson'un sezgi felsefesinden yararlandığını aşağıda yer alan şu sözleri ile ifade eder:

 

"Sezgi, bizi bir varlığın, dışımızdaki bir objenin içine sürükleyen zihnî sempatidir. Böylece içimizdeki şuurla dışımızdaki eşya aynîlesmiş olur. Sezgi, şuurla eşya arasındaki farkı ortadan kaldırıyor. Aslında sembolizm de sezginin doğurduğu bir sanat görüşüdür. Bergson'a göre, şuurla eşyanın birleşmesinde eşyanın hususiyeti kaybolmaz. Benliğimiz bir an için eşyanın karakterine sığınarak onu olduğu gibi tanır. Bu şekilde Bergson'un düşüncesi de bir çesit mistisizme ulaşmaktadır. Sanatkar ruhu ile eşya arasında bir vahdet meydana gelmektedir. Necip Fazıl'da eşyaya, objeye karşı, kaynağını muhtemelen bu sezgi felsefesinden alan bir zihni sempati hissedilir.”

 

Sedat Umran ise onun şiiriyle ilgili olarak şu ifadelere yer vermiştir:

“Necip Fazıl’ın şiiri, dialektik mizacının, zaman ve mekanda rahat etmeyen, onlara bir türlü sığmayan ben’inin derin çelişkilerinin tutuşturduğu bir yangınla yanıp kavrulduğu, çaresizliğinin içinde kurtuluşu şiirle mutlak’a bir pencere açmak girişiminde bulan bir şairin eseridir. Bu şiir gücünü, bir çok şairin görmezlikten gelerek, gürültülü bir yaşayışla bastırdığı ve böylece tehlikesinden korunduğu bir yalnızlıktan alır. Hiçbir uğraşı, hiç bir didiniş, hiç bir başarı ve övgü aslında bu şairin dipsiz yalnızlığını dolduramamıştır.”

 

Üslup olarak halk edebiyatına bağlı kalan Kısakürek şiirinde aşk mistisizmi öne çıkmıştır. Necip Fazıl şiirinde sevgilinin en önemli vasfı aşığı terk etmesidir. Âşık ise daima sevgiliyi beklemektedir. Aşağıda yer alan “Beklenen” başlıklı şiirde görüldüğü gibi Necip Fazıl, aşk ve ölüm temalarının da şairidir.

 

“Ne hasta bekler sabahı,

 Ne taze ölüyü mezar.

Ne de şeytan, bir günahı,

Seni beklediğim kadar.”

 

“Aşk, ölümün gülümseyen yüzüdür.” sözünden hareketle,  Kısakürek’in şiirinde ölüm ve aşk ikilisi sık sık bir arada ve birbirini tamamlar niteliktedir.

 

Necip Fazıl, Aksakal’ın ifadeleriyle “Gökler gibi derin, anlamlı, ötelerle irtibatı olan bir düsüncenin sahibi ve savunucusuydu. O, son dönemde Türkiye göğünün parlayan bir yıldızı, meyva veren bir bahçesi, güzel kokular nesreden bir bağı, cesaret fıskırtan bir yanardağı idi. Ölümü, yere cansız ceset olarak düşen bir kuş ölümü değil, göklerin bağrına bastığı, sakladığı, içine aldığı değerli bir emanet gibiydi.”

 

Sonuç olarak Necip Fazıl, yaşamı ve yazın hayatı boyunca fikrin ‘çile’sini çeken, Büyük Doğu’nun büyük bir şairidir. Onu,  çok sevdiğim “Veda” şiiri ile anmak isterim:

 

“Ümidim yılların seline düştü,

Saçının en titrek teline düştü,

Kuru yaprak gibi eline düştü,

İstersen rüzgâra salıver gitsin!”

 

Metafizik algının, mistik felsefenin, güçlü bir lirizmin ve huzursuzluğun şairi Kısakürek’e saygı ile…



Bu yazı 434 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI