Bugun...


İlknur KAMALI


Facebookta Paylaş









GÜLMEK, BİR HALK GÜLÜYORSA GÜLMEKTİR
Tarih: 01-06-2019 19:28:00 Güncelleme: 01-06-2019 19:28:00


“Bakma sen, kuşlar bir uçumluktur ne de olsa

Denizler bir fırtınalık görkemli

Bizse kendimizi insan olarak

Bir tohum gibi dikmişiz sonsuzluğa.”

 

       8 Ağustos 1928'de İstanbul'da doğdu Edip Cansever. "Sona Kalsa" şiirinde "Olsa, başlangıçlar sona kalsa" diyordu. Yaşamı boyunca şiirimize ve yaşamlarımıza yaptığı katkı ile gitmeye başlamayı sona bıraktı, 28 Mayıs 1986'da.

       Onun hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki nereden başlayacağını şaşırabilir insan. Sevgiyi dört duvar arasına, iki kişi arasına sıkıştırmayan, doğadaki en sıkı zorunluluk olan yerçekimini bile sevgiyi kısıtlayacak kadar güçlü görmeyen bir şair… Her canlıyı koşulsuz, hatta onlar adına acı çekecek kadar seveceği doğuşundan belliymiş gibi soyadıyla müsemma.

       Edip Cansever şiire ortaokul sıralarında başlar. İlk şiiri 1944 yılında Falih Rıfkı Atay yönetiminde yayımlanan İstanbul Dergisi’nde yayımlanır. İlk kitabı da bundan üç yıl sonra, Cansever henüz 19 yaşındayken yayımlanır: ‘İkindi Üstü’ adındaki kitap, Ömer Edip Cansever imzasını taşımaktadır. Cansever daha sonra bu kitabı yok sayacak, piyasada bulunan bütün kopyalarını tek tek para vererek satın alıp yok etmeye karar verecektir. Hayattayken şiirlerinin toplu basımına ‘İkindi Üstü’ kitabından hiçbir şiir almaz. Daha sonraki birkaç kitabından da bazı şiirleri eksiltir. Şairin telif haklarını satın alan Yapı Kredi Yayınları'nın, Sonrası Kalır adıyla iki ciltte topladığı şiirlere onun yok saydıklarını da dâhil etmesi edebiyat çevrelerinde tartışma yaratmıştır.

       Edip Cansever, şiirin yaratıldıktan sonra insan gibi yaşadığına inanır. Bu inançla “kendimi yaşama hazırlar gibi kuruyorum şiiri” der. Şair, şiir yazmaya eğilimli olduğu zamanlarda esini kendi çağırarak o nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen sesin sözcüklere dönüştüğünü söyler.Şiirde, dış ses ve iç sese daha az önem verirken, şiirde akustik bir yapıya ulaşmaya çalışmıştır. Şiiri bir yapı ve bir mimari olarak ele alıp seslerin dağılımını, tıpkı konser salonundaki gibi şiirsel yapıda dağıtmak ve ortaya çok değişik bir ses çıkarmaya çalışmak Edip Cansever’in amacıdır. Bu düşüncesinin örnekleri ‘İlkyaz Şikâyetçileri’ adlı şiir kitabında vermiştir.

       Şiir, insan olma mücadelesinin varoluşsal bir ögesidir. İster sevda ile sevgiden söz etsin, ister yalnızlıktan, ister caddelerden pasajlardan söz etsin, ister bir plak gibi dönen gökyüzünden ya da fırtınalı denizlerden, ister saat onda kalkacak vapurlardan söz etsin isterse gurbete giden trenlerden...

       Cansever’e göre dil, değişen koşulların, değişen düşüncelerin, değişen beğenilerin, doğal bir sonucudur. Düşüncenin durması demek, hayatın da durması demektir. T. S. Eliot’un, bir kelimenin, bir imajın, bir durumun okuyucuda da Aynı duyguları uyandıracak şekilde kullanılması olan “nesnel karşılık” kuramı, şiirlerinde nesnelerin büyük yer tuttuğu bir dekor oluşturan Edip Cansever için oldukça önemli bir kuramdır. Cansever, “Şiirlerim küçük insandan, küçük durumsal anlardan çok, insan dramını, yani bir çelişkiler, karşıtlıklar bütünlüğünü içermeye yönelik olduğundan, bu dekorun nesneleride, insanları da daha bir hareket halinde görünüyorlar sanırım.” sözleriyle bu kurama verdiği önemi belirtirken ayrıcabir şairin işinin bir yerde kuramı da bozmak olduğunu söyleyerek, hep şiirin yeniye ve değişime dönük olması gerektiğini savunmaktadır.

       Edip Cansever, şiirde soyut bir dil kurmaya meyilli olduğunu ‘Dirlik Düzenlik’te belli eder. Ancak Edip Cansever şiirinin kuruluşuna 1957 tarihli ‘Yerçekimli Karanfil’le birlikte tanıklık etmeye başlarız. Gerçi ‘Yerçekimli Karanfil’i oluşturan şiirlerin büyük bir bölümünü de gözden çıkarır Cansever ilerleyen yıllarda. Ama kalanlar o şiirin işaret fişekleridir. Aynı zamanda İkinci Yeni şiirinin de ilk örnekleridir bu şiirler. Kelime seçimi, dize düzeni, kelimelerin çağrışım gücüne yaslanan bir anlatımın benimsenmesi yeni bir şiirin müjdesini vermektedir.

       Petrol ve Nerde Antigone kitaplarında kısa şiirlerle anlatımı derinleştirir Edip Cansever. Şiirde kişilere yer vermeye, kendi deyimiyle söylersek “şiiri bölme”ye başlar. Kişilerin öykülerine yer vererek onları bütünden soyutlayarak anlatmaya girişir. Kalabalıklardan, bankalardan, borsalardan, yüksek binalardan korkan, bunların arasında kendisini küçücük gören günümüz insanını tarihsel kişilerle paralellik içinde ele alarak çarpıcı bir anlatım yakalar. Sofokles tragedyalarının kahramanı olan Antigone’den açıkça bahsetmeden, onun hikâyesiyle bağ kurar ‘Nerde Antigone’de.

       Edip Cansever’in her kitabı, daha önceki kitaplarında edindiği deneyimlerden beslenir. Cansever, şiirini dümdüz bir çizgi gibi uzatmayı değil sarmallar şeklinde ilerletmeyi tercih eder. Eski duraklara uğrayıp oradan alabileceklerini alır, onları yeni renklerle boyar. Uzun şiirler yazarak anlatımı geniş bir zemine yaymayı, sonra daha kısa şiirlerle dar alanda yoğun anlatımı yakalamayı denedikten sonra 1964 yılında Tragedyalar’ı yayımlar Cansever. Edip Cansever “düşüncenin şiiri”nin peşindedir. Düşünceyle şiir arasında kurduğu ilişkiyi şu şekilde açıklar: “Günümüz şairi yaşadığı, gözlemlediği olaylardan, varlıklardan, hazır doğrulardan hareket ederek belli bir düşünceye vardırmak istemiyor okuyucuyu. Tersine, o ilkin kendi düşünce evrenini kuruyor, sonra da bu evrene uygun bulduğu bazı olaylardan, bazı varlıklardan yararlanıyor. Düşüncelerinin değişimi de gelişimi de onu her zaman bir araştırıcı, bir deneyci durumunda bırakıyor. Böylece, şairlerimiz pek doğal olarak yeni yeni şiir ortamlarına varıyorlar. Artık şiirlerimizdeki insan, düşüncelerimizin yarattığı bir düş-insan olarak beliriyor.

       Yani şiir hayatı temsil etmiyor sadece; o, düşüncelerimiz açısından gördüğümüz çok geniş bir hayatı temsil ediyor.” (Edip Cansever, Şiiri Şiirle Ölçmek, YKY sf. 92)

       Stepan, Vartuhi, Armenak, Diran ve Lusin adlı beş kişi etrafında dönen bir tragedyadır Cansever’in anlattığı. İnsanlığın yeni ve öncekilerden zorlu bir trajik döneme girdiğini düşünür Cansever. Bunun sanata yansımasıyla ilgili de şöyle söyler: “Ben bu trajik süreci, acının daha yeğin bir acıyla, yenilginin daha zorlu bir yenilgiyle, yer değiştire geldiği bir insanlık yazgısı olarak düşünemiyorum. Böyle olsaydı zenginliğinden çok şeyler yitirirdi tragedya. Bana kalırsa o, kendini küllerinden bir daha bir daha yaratan Phoneix örneği, insanlığın da yeniden doğuşunu, direncini, yaşama tutkusunu hazırlayan korkulu bir düş alanı olmalı.” (Edip Cansever, Şiiri Şiirle Ölçmek, YKY sf. 129)

       Edip Cansever, ‘Tragedyalar’ ve ‘Çağrılmayan Yakup’ta edindiği deneyimleri, ‘Ben Ruhi Bey Nasılım’, ‘Bezik Oynayan Kadınlar’ ve ‘Oteller Kenti’ adlı kitaplarında harmanlar. Diyalogların, monologların, betimlemelerin, resmetmenin, psikolojik çözümlemelerin iç içe geçtiği dev bir şiir yaratır böylece.

       “Bence bir anlamı var yazmanın; dünyaya yazmak biçiminde çıkmak. Sanki bir yazı makinesi gibi. Gördüğün, duyduğun, düşündüğün, vb. durmadan harflerini oynatıyor senin. Kaçınamıyorsun. Ya doğal bir şey bu, ya da hastalık. Ne olursa olsun gerçeğin ta kendisi. Bir ıhlamur ağacı gerekir mi dünyaya? Ihlamur ağacı olmasaydı olmaz mıydı? Bilmem. Ama var ıhlamur ağacı. İnsanın bir “yazmak” olarak olması gibi. Akarsu da var, kayanın içine gömülmüş bir zümrüt de. Yazmak, insan olarak biçimlenmiş bir edim. O kadar ki –ve inan buna– sen yazmasan bir başkası yazacaktı yazılması gerekeni. Bir Dostoyevski olmasaydı bile, Karamazov Kardeşler yazılacaktı gene de. Ben böyle düşünüyorum. Böyle düşündüğüm için de kızmıyorum kendime, yapay bulmuyorum yaptıklarımı ve yazdıklarımı. Hatta yazmasam kötülük yaptığıma inanırdım. Bir ıhlamur ağacını kesmekle, kendimi yazmaktan alıkoymak aynı şey. Ya da ıhlamur ağacının olmasıyla benim olmam anlam bakımından farklı değil. Bundan sonrası ayrıntılar...

       “Umutsuzluğumu büyütüyorum” diyorsun, yalan! Var olmak bir umudun sözcüsü olmaktır aynı zamanda. Yazar da olsa böyle, ıhlamur ağacı da. Elinden gelmez ki umutsuz olmak. Yazı makinesinin harfleri oynadığı sürece umut var senin içinde. Değişmez bir yazgı bu. Bilimsel düşünceye uygunluğu da caba. Sıkıntı var, boğuntu var, tedirginlik var, çirkinlik, yalan, her şey var. Ama hep umut var her şeyin içinde. Kısacası, yaşamanın gereği, umutlu olmak zorunda insan.” (Edip Cansever)

“Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış pazar yerlerine memleket…”

“Gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir. “

       Edip Cansever ‘Mendilimde Kan Sesleri’nde böyle söylüyordu memleket hakkında…

       Dünyaya sığınmış bir dünya olan şair,1986’nın Mayısında, tatil için gittiği Bodrum’da beyin kanaması geçirir. 28 Mayıs 1986 tarihinde, tedavi için getirildiği İstanbul’da ‘Yazı Makinesi’nin harfleri durur, Cansever, hayata veda eder… Dostu Cemal Süreya, Edip Cansever’in ölümünün ardından şöyle yazar: “Yeşil ipek gömleğinin yakası/ Büyük zamana düşer/ Her şeyin fazlası zararlıdır ya/ Fazla şiirden öldü Edip Cansever…

       Şairin dediği gibi: “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka”…

       Umudun Sözcüsü’ne… Saygıyla…



Bu yazı 737 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI