Bugun...


İlknur KAMALI


Facebookta Paylaş









KANATLARI KAZ DAĞLARI’NI AŞAN KARTAL: SABAHATTİN ALİ
Tarih: 01-03-2019 08:12:00 Güncelleme: 01-03-2019 08:12:00


Şahsiyetini ve haysiyetini sert vurulmuş mühür gibi taşıyan yazar…

 

       Modern Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinden biri olan Sabahattin Ali, aslen Karadenizli bir aileye mensuptur. Ali, 25 Şubat 1907’de Edirne’nin Gümülcine Sancağı’na baglı Eğridere kazasında doğmuştur. Babası Selahattin Ali Bey, dönemin edebi ve kültürel alanda kendine yer edinen Prens Sabahattin ve Tevfik Fikret’le olan dostluğundan mütevellit dünyaya gözlerini açan ilk oğluna Prens “Sabahattin’in” adını verir.

       Sabahattin Ali, babası Selahattin Ali Bey’in görev yerinin sık sık değişmesi dolayısıyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit gibi çeşitli vilayetlerde tamamlar.

       Elbette ileride kişiliğinin yansımasına oldukça katkıları olacak bu şehirlerin içinde Edremit’in yeri ayrı olacaktır. Çünkü o yeşil mürekkebiyle kaleme aldığı “Kuyucaklı Yusuf” adlı eseriyle Edremit’in ideolojik ve sosyolojik bir fotoğrafını çekecektir.

       Edremit’e geldikleri zaman bölge Yunan işgalinde olduğu için babası maaşını alamamış ve aile maddi anlamda sıkıntı günler geçirmiştir. Bu zor günler Sabahattin Ali’nin içine kapanmasına neden olmuş ve içinde kopan fırtınaları dindirme görevi okuduğu kitaplara düşmüştür. İnsan kişiliğinin tam da o yaşlarda oluşmaya başladığını dile getiren Freud’un görüşleri dikkate alınırsa Sabahattin Ali’nin kişiliğinin oluşumunda yetiştiği ortamın ne kadar büyük rol oynadığı açıktır.

       Edremit’te yaşadığı dönem içerisinde Sabahattin Ali’yi etkileyen iki güzide şahsiyet Ruhi Naci Sağdıç ve Mustafa Seyit Sutüven olacaktır. Kaz Dağları’ndaki “Sutüven” şelalesinden soyadını alan Mustafa Seyit ile Sabahattin Ali, sağlam bir dostluğun temellerini atacaklar ve bu dostluk ölene dek sürecektir.

       “Benim meskenim dağlardır” şiirini söyleyen Sabahattin Ali için Kazdağları büyük bir önem arz eder. Kaz Dağları’nın yörüklerine vurgundur Sabahattin Ali ve onun kaleme aldığı eserler neticesinde Kazdağları kültürel ve edebi mekânların başında gelir.

       Sabahattin Ali’nin ilk şiir ve öyküleri Çağlayan ve Irmak dergilerinde yayımlanır. Edebiyat sahasında; şiir, hikâye, roman, oyun, makale gibi türlerde eserler vermekle birlikte daha çok hikâyeci kimliğiyle ön plana çıkar. “Filiz Hiç Üzülmesin” dediği biricik kızı müzikolog Prof.Dr.Filiz Ali de babasının şairliğinden öte hikayeci olarak anılmak istediğini dile getirmiştir. 

       Sanatçının Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses ( 1937), Yeni Dünya (1943) ve Sırça Köşk ( 1947) adlı 5 hikâye kitabında toplam 64 hikâye vardır. Sabahattin Ali’nin hikaye çizgisi klasik vaka düzenine sahip Mauppasant tarzıdır.

       Yeşil mürekkebiyle öykünün fotoğrafını çeken Sabahattin Ali sanatı, “içinde yaşanılan cemiyet şartlarının şuurlu ve şuursuz bir ifadesi” şeklinde değerlendirdiğinden olsa gerek yazardan bahsetmenin iki yolu var: İlki 1930’dan önceki endividüalist çizgisi, diğeri 1930’dan sonraki toplumcu çizgisi. Sabahattin Ali’nin 1930’lu yıllara kadar geldiği dönemde yazdığı hikâyeler melankolik marazi ve endividüalist bir karakter taşırlar. Öyle ki yazarın öyküleri, Egdar Allan Poe, Guy de Maupassant ve Maksim Gorki gibi yazarların eserleri ile benzerlik gösterir.

       Ancak öyle hikâyeleri vardır ki orada aşk meselesini ele alışı bile farklıdır. “Bir Cinayet’in Sebebi” adlı hikâyesinde şöyle bir diyalog geçer:

       -İki kişi mücadele ederken birisi mağlubiyeti kabul ederek diğerine dehalet etmek istese ötekisi ne yapar?

       -Muhtariyet verir.

        Ancak 1930 yılına gelindiğinde Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca” adlı eseriyle başlayan Anadolu’ya temayül, köylü ve işçi sorunlarını ele alma, kısaca “Toplumsal Gerçekçilik” teması Sabahattin Ali’nin öykülerine derinlemesine nüfuz eder. Toplumsal konulardaki ilk gerçekçi hikâyeleri 1930 yılında, Resimli Ay dergisinde yayımlanmaya başlayan Sabahattin Ali’nin hikâyelerinde hemen hemen her toplumsal sınıftan insan karşımıza çıkar. (köylü, işçi, aydın, bürokrat)

       Bu durum hikâyelerde genellikle “diyalektik devinim” şeklinde ortaya çıkar. Ezen-ezilen ağa-jandarma-köylü; işçiler, kadınlar, doktorların elinde heba olan hastalar; cehaletlerinin esiri olan mahpuslar; halka tepeden bakan aydınlar hep bu devinimin sonucudur.

       Ona göre bu devinim doğal karşılanamaz, karşılanmamalıdır ve karşılanmayacaktır.

       Sabahattin  Ali için Ahmet, Mehmet, Hasan ya da Hüseyin… Hiçbir önemi yoktur, o fertlerin ideolojik görüşleri ile ilgilenmez, onun ilgilendiği fertlerin yaşadığı adaletsizliklerdir.

       Çünkü Sabahattin Ali’ye göre sanatın tek ve açık bir maksadı vardır: İnsanları daha iyiye, daha güzele ve daha doğruya yükseltmek.(Altınkaynak 33:2008)

       O kendinden öncekiler gibi “masabaşı yazarı” olmamıştır. Ona göre köye ve köylüye kıyıdan bakanlar, orada yaşamın olmadığı görüşüne kapılmışlardır bilakis köylünün de hayalleri, tutkuları, acıları, öfkeleri, hırsları vardır. Yani köyde sanılanın aksine yaşam durmuş değil, bir şelale, bir toprak, bir ağaç, bir çiçek kadar canlıdır ve vardır.

       Diğer önemli gerçeklik samimiyettir. Sabahattin Ali, aydının Anadolu insanına bakışını

       şu sözlerle dile getirir:

       “Kitle için yazdıklarını zanneden muharrirlerimiz en gülünç olanlarıdır. Kitle ile beraber ıstırap çekmeyen, halkın sevinci ile yüzü gülüp onun isyanı ile şaha kalkmayan, nabzı kitlenin nabzı ile aynı tempoda atmayan adamın kitleye “sen” diye hitap etmesi hatta gülünçten ileri şeydir. Hala köylüyü bir seyyah gözüyle seyredip onda ya mistik bir ruh ya da iptidai bir hayvan olarak gören büyük romancılarımız var.” (Altınkaynak 34:2008)

       Bu bağlamda Sabahattin Ali’nin “Bir Konferans” adlı öyküsünü anımsamak faydalı olacaktır.

       1941 yılında yazdığı Bir Konferans adlı öyküde yeni yapılan okulu açmak için köye, üstü başı düzgün, golf pantolonlu, fotoğraf makineli insanlar gelir. İlk bakışta bu insanların çok mühim olduğunu düşünür köylü. Gelenler içerisinde Paraguay’da köy üzerine eğitim gören biri de vardır. Bu entelektüel adamlar, öğrendiklerini bildiklerini köylüye anlatmak için onlara kooperatifçilik hakkında bir konferans verirler. Lakin köylüler anlatılanlardan hiçbir şey anlamaz. Yine de başlarını anlamışçasına sallayarak gelenleri onure ederler. Konuşma bitince, oradaki öğretmenlerden biri kendinin bile bir şey anlamadığını onların neden anlamış gibi başını salladığını sorar, o esnada köylülerden biri atılır: “Aman beyim, anlamadık diyelim de baştan mı anlatsın” der.

       Bu öykü köylüyü hedef alan çalışmaların aslında sadece sözde var olduğunu, köyde bu sözlerin bir karşılığı olmadığının güzel bir örneğidir.

       Çünkü köye gelen aydınlar, ne köylüye ne de insana inanıyorlardır. Tanpınar’ın deyimiyle, “İnsanı ve hayatı yalnızca yabancı adeseleri tuttuğu ışıklar altında görmek ya da realitesine hiç bakmadan sadece zihnin mahsülü gibi yaratmak ile sonuç elde edilemez.” (Tanpınar 1993:57)

       Çünkü aydın dediğin memleket meselelerine kafa yorar ama Sabahattin Ali’ye göre bizde aydın, memleket meselerine uzak, köye ve köylüye cam bir fanustan bakan, ezberlediği düşünceleri bir papağan gibi tekrar edendir.

        “Anadolu’da işsizliğin doğurduğu yegane iş dedikodudur.” sözleri Sabahattin Ali’ye göre köyün en önemli problemlerinden birinin yoksulluk ve onun sonucu olarak eğitimsizlik olduğunu gözler önüne serer.

       Onun başkalarından farklı samimiyeti ve düşüncelerini açıkça söyleyip yapmasıdır.

       Sabahattin Ali’nin edebiyatımıza katkısı yadsınamaz. O, Türk edebiyatında pek çok anlayışı değiştirmiş, köyün ve köylünün dünyasına girerek onu çarpıcı bir gerçeklikle almıştır. Öyle ki o memleket sevdasını bir kavga bayrağı diyerek sallandırmış, bunu yaparken acıklı bir dil kullanmaya da kalkışmamış, memleketine büyük bir cesaretle bağlılığını her fırsatta dile getirmiştir.

       Sabahattin Ali, bizim 1940’lardan beri kanamaya devam eden yaralı cihetimiz. Umutsuzluğa kapıldığım zamanlar aklıma hep Sabahattin Ali gelir. Çünkü Sabahattin Ali, çocukluk yıllarından beri yaşadığı tüm zorluklara ve acılara rağmen, gözü, beyni ve yüreği ile kelimeler arasında ruh birliği sağlamış, halkına sırtını dönmemiş, son nefesine kadar şahsiyetini ve haysiyetini sert vurulan bir mühür gibi taşımıştır.

       Bazen bir sevgili, bazen bir dost, bazen arkadaş, kimi zaman bir baba… En çok da kanatları Kazdağları’nı aşan bir kartal.

       Yeşil mürekkebin hiç kurumadı.

       Göz yaşımız da.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



Bu yazı 1409 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI