Bugun...


Mehmet Necati DEMİRCAN


Facebookta Paylaş









TESADÜF
Tarih: 01-12-2019 19:13:00 Güncelleme: 01-12-2019 19:13:00


       Pencereden şehre baktım. Yılanlı, akrepli, sevdalı şehre… Bu şehirdeki dört yıllık öğrencilik hayatımın son demleriydi. Zamana meydan okuyan kadim surların çepeçevre kucakladığı şehirle aramızda durgun ve sessiz Dicle akıyordu. Güneyin bunaltıcı sıcağında yurttaki odamda ders çalışıyordum. Dışarıda cıvıl cıvıl bir dünya vardı. Odada sıkıntı ve tahammül… Bu sıkıntıların nihayetinde önümde yeni bir dünyanın kapıları aralanacaktı. Bir şeyler son bulurken yeni bir başlangıca doğru yürüyecektim. Hayat dediğin de buydu zaten.

       Bu kaçamak dinlenme zamanında oda kapısı aralandı, içeriye Erdal girdi. Ben nihayete yürürken o başlangıçları yaşıyordu. Birinci sınıf öğrencisiydi. Memleketlimdi. Aynı bölümde öğrenciydik. Zaman zaman odama gelir, memleketten yaz kış başı karlı Erciyes’ten söz ederdik.

       “Anlat hemşerim, sen anlatınca memlekete gitmiş gibi oluyorum.” derdi.

       Erdal’ı görünce “Eyvah!” dedim. Erdal geldi mi öyle kolayına gitmezdi ki... Anlat ki anlat.

       “Hemşerim, nasılsın?” dedi.

       “İyidir Erdal, gördüğün gibi sınava çalışıyorum. Bu ders benim için çok önemli. Zor bir ders, veremezsem dönem uzayacak.” dedim.

       “Sen yaparsın hemşerim, Allah yardım eder.” dedi.

       “İnşallah, Erdal’ım da çalışmak şart.” dedim.

       Erdal pencereden dışarıyı seyretmeye başladı. Kim bilir şehre bakarken neler düşünüyordu.

       “Rahatsız etmiyorum değil mi?” dedi.

       “Etmiyorsun da benim çalışmamı yanlış anlamıyorsun umarım.” dedim.

       “Sen çalış, ben biraz dinleneyim, kalkacağım zaten.” dedi.

       Erdal’da kas erimesi hastalığı vardı. Kolları kırk beş dereceden fazla açılmıyordu. Ayakları da kolları gibi içe doğru bükülmüştü. Zorlukla yürüyordu. Bizimle yürürken biz ona ayak uydurmaya çalışır adımlarımızı seyreltirdik. Alt çenesi öne doğru çıkıktı. “Akraba evliliği sonucu ağabey.” demişti. Bir daha da sormamıştım.

       O dinlenirken ben de önümdeki kitaba daldım.

       Ne kadar çalıştım bilemiyorum. Bir doğruldum ki gün batmak üzere. Erdal beni rahatsız etmeden sessizce oturuyor. Göz göze geldik. “Seni izledim, iyi çalıştın toprağım.” dedi. Gurbette aynı şehirde doğmuş bir kişiye rastlayınca bir kardeşe rastlamanın sıcaklığını yaşar insan.

       “Sağ ol Erdal hiç ses etmeden oturdun.” dedim.

       “Ben hemşerime engel olur muyum?” dedi.

       “Teşekkür ederim.” dedim. Masadan kalktım. “Sen otur, ben kantinden içecek bir şeyler alıp geleyim.” dedim. Odadan çıktım. Oturmaktan uyuşan ayaklarımı hissedince Erdal’ın neler yaşadığını anlamaya çalıştım.

       Odaya geldiğimde Erdal elleriyle çaprazlama olarak kollarını tutmuş, acı içinde sıkıyordu.

       “Erdal ne oldu?” dedim.

       “Kollarım uyuşuyor hemşerim. Kollarımı hissetmiyorum.” dedi. O sırada oda arkadaşım Metin de gelmişti. Erdal’ı görünce “C Blokta intern doktorlar var, onlara götür.” dedi.

       Erdal korkmuştu, “Korkma Erdal, haydi gidelim dedim. Tıp fakültesi öğrencileri C Blokta kalıyorlardı. Birinci katta sekiz numaralı odada Tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi arkadaşım Nevzat vardı. Kapıyı çaldım, odaya girdik. Nevzat yeni uyanmıştı. Tıpçılar gündüz yatar gece çalışırdı. Nevzat:

       “Hoş geldin kardeşim, hayırdır?” dedi. Erdal’ı gösterdim:

       “Arkadaş benim hemşerimdir. Benim odada rahatsızlandı. Kolları uyuşmaya başladı. Bir umut size getirdim.” dedim.

       “Ben anlamam ama son sınıf öğrencisi ağabeylerimiz var üçüncü katta onlara götürelim.” dedi.

       İntern doktorların olduğu odaya girdik. Önde Nevzat, arkada Erdal ve ben… Oda duman altıydı, göz gözü görmüyordu. Bir kişi pencere önündeki tek kişilik masada oturuyordu. Nevzat selam verdi, durumu kısaca anlattı. İntern doktorun adı Muharrem’di. “Oturun.” dedi. Nevzat alt kat ranzaya oturdu, Erdal ile ben de sandalyelere…

       Masanın üzerinde üst üste açılmış tıp kitapları ile içi izmaritle dolmuş kül tablası olarak kullanılan bir kafatası parçası vardı. Muharrem sigarayı sağ elinin orta parmağıyla yüzük parmağı arasına almıştı. Bu eliyle başına destek verdi. “Bugün ne yapmış?” dedi. Sorunun muhatabı olan Nevzat sanki soruyu biz duymamışız gibi bana döndü: “Bugün ne yapmış?” dedi. Baktım Erdal cevap vermiyor ben de Erdal’a döndüm: “Bugün ne yaptın?” dedim. Erdal’ın yüzü acı ile buruşmuştu: “Bugün biraz gezdim, Dicle’nin kıyısına indim.” dedi. Hem Nevzat hem de Doktor Muharrem duymamış gibi bana bakıyor, cevap bekliyorlardı. “Dicle’nin kenarına inmiş, gezmiş.” dedim. Nevzat benden aldığı haberi hemen Muharrem’e ulaştırdı “Dicle’nin kenarına inmiş, dolaşmış.” dedi.

       Soruları sorular takip etti ama yöntem hiç değişmedi. Nihayetinde Doktor Muharrem “Tıp Fakültesinin aciline götürsün.” dedi. Ben de şafak attı. Yarın en zorlu sınav var, doğru dürüst ders çalışmamışım… İçimden “Ah Erdal yaktın beni.” dedim. Ben önde Erdal arkada nizamiyeye kadar yürüdük. Tıp Fakültesi ile yurdun arası beş kilometreydi. Otobüsler de yarım saatte birdi.

       Nizamiyenin kapısında yurtlar kurumu bölge müdürünün arabası duruyordu. Müdür hemşerimizdi. “Erdal, sen bekle ben müdürden rica edeyim, bizi arabayla hastaneye göndersin.” dedim. Müdür ayrılmadan ulaşmak için koştum. Nefes nefese nizamiyeden içeri girdim. “Müdür Bey, arkadaş rahatsızlandı, sizin araçla acile götürebilir miyiz?” dedim. Bir bana, bir de uzaktan bize doğru gelen Erdal’a baktı, sonra şoförüne “Metin arkadaşları hastaneyi bırak.” dedi. Teşekkür edip makam arabasına bindik.

       Kısa sürede Tıp Fakültesinin acil polikliniğindeydik. Bizi bir odaya alıp Erdal’ı bir sandalyeye oturttular. Doktor “Şikâyetin ne?” dedi. Erdal: “Bütün vücudum uyuşuyor.” dedi. Doktor dizlerini açtırdı, elindeki çekiçle dizlere vurdu. Dirseklerine vurdu. Sonra bir iğne aldı kollarına, bacaklarına batırdı. Erdal tepki vermedi. Doktor bu hareketleri tekrarladı. Erdal yine tepki vermedi. Doktor sinirlendi “Kasma kendini! Rahat bırak, kasıyorsun vücudunu!” dedi. Erdal’ın gözlerinden yaşlar boşandı. “Vallahi doktor ağabey kasmıyorum kendimi.” dedi. Bu sefer Doktor, Erdal’ın kırk beş dereceden fazla açılmayan kollarını açmak için zorladı. Erdal acı ile çığlık attı. Doktor kendine geldi. Hemşireye “Bir sakinleştirici yap!” komutunu verdi.

       Sakinleştirici iğneden sonra Erdal sızdı kaldı. Ben dışarı çıktım. Acilin önündeki merdivene oturdum. Gecenin karanlığında uzaktaki şehir ışıl ışıl bir rüya âlemi gibiydi. Geceleri ışıklar içindeki şehre bakıp ne hayaller kurmuştum…

       Artık kabullenmiştim. Bir gizli güç benim bu şehirden ayrılmamı istemiyordu. Demek ki kısmetimiz kesilmemiş, dedim. Erdal’ın yanına döndüm. Rahatlamıştı. Doktor “Yarın polikliniğe gel, detaylı inceleme yapacağız.” dedi.

       Şehir derin bir uykudaydı, uzaktan görünen yurdun kimi pencerelerinde ışık vardı. Demek ki bazı öğrenciler sabahlıyordu. Otobüs seferleri saat yirmi dörtte kesilmişti. Yürümekten başka çare yoktu…

       Yurda ulaştığımızda arkadaşlar uyanmış, kahvaltısını yapmış, nizamiyeye kadar gelmiş, otobüs bekliyordu. Erdal odasına gitti. Benim sınavım vardı. Otobüs bekleyen arkadaşlarımın yanına gittim. Uykusuz gözlerim kızarmıştı, bitkindim. Çıkmamış candan ümit kesilmez dedim, bindim otobüse.

       Sınav kâğıdı önüme konulduğunda bildiklerimi de yapacak durumda değildim. Bir sorulara bir arkadaşlarıma bakıyordum, hoca da bana… “Bir daha bakarsan kâğıdını alırım!” dedi.

       Kâğıdıma döndüm. Bildiklerimi yapmalıydım. Aklıma Erdal geldi. Artık mezun olamazsak Erdal ile Erciyes yarenliği yapardık…

       Sınavdan çıktım, moral yok, bedenen ve ruhen çökmüş vaziyette kantine indim. Durumu bilmeyen arkadaşlar “Sabahlamışsın anlaşılan.” dediler. Uykulu gözlerle “Sabaha kadar uyumadım.” dedim. Durumu bilen arkadaşlar kahkaha attılar.

       Birkaç gün sonra sınav sonuçları açıklandı. Lehçeler dersinin hocası “Bir kelimenin analizini sınıfta sadece sen yapmışsın. Zor bir kelimeydi. Onun için sana geçer not verdim.” dedi. Donup kalmıştım. Cevap veremedim.

       Erdal’a yaptığım iyiliğin karşılığını o an aldım. O gün bugün iyiliklerin karşılıksız kalmayacağını yaşayarak öğrendim.

       ***

       Dil ve Anlatım dersinde anı konusunu işlerken benden bir anımı anlatmamı isteyen ben anlatırken oturdukları yerden matematik testi çözen öğrencilerim de bir süre sonra kalemlerini bırakmış, meraklı gözlerle beni dinlemeye başlamıştı. Anı bitince onlar da donup kalmışlardı.

       Zil çaldı masadaki kitaplarımı toplarken el işaretiyle çıkabilirsiniz dedim. Orta sırada ders süresince gözünü benden ayırmayan kız öğrenci yanıma geldi:

       “Hocam, ben biraz önce anlattığınız anıdaki Erdal’ın kızıyım.” dedi. Yıllar sonra bir kez daha donup kaldım. O babasını, babasının üniversiteyi bitirdikten sonra ne yaptığını, nasıl evlendiğini, annesinin ne iş yaptığını sıralamaya başladı. O konuşuyor, ben kendime gelmeye çalışıyordum. Söylediklerinin hepsi doğruydu. Erdal’a ait verdiği bilgiler gerçeklerle örtüşüyordu.

       “Baban şimdi nasıl, nerde, ne yapıyor?” dedim

       “Babamın durumu gittikçe ağırlaştı hocam. Yürüyemiyor. Tekerlekli sandalye ile dolaşabiliyor. Aynı hastalık amcalarımda da var. Geçen yıl büyük amcam öldü. Biliyorum babam da ölecek ama o hiç ölümü üzerine kondurmuyor, sürekli bizimle, derslerimizle ilgileniyor.” dedi.

       Bir şeyler boğazıma düğümlendi. Bir süre nefesimi tutmuşum. Derin bir of çektim. Gözlerim doldu, dursam ağlayacaktım. Telefon numaramı verdim “Babana söyle beni arasın.” dedim. Hızla sınıftan çıktım.

       Öğrencilerin beş seçenekle sınırlanmış hayatlarında sözlü ve yazılı yoruma yer kalmamıştı. Sınava endeksli hayatlarında kimi dersleri anlamsız buluyorlar, öğretmeni dinler gibi görünürken göz ucuyla masada açık bıraktıkları test kitabındaki soruları çözmekle uğraşıyorlardı. Onlara hayatın başka renklerinin de olduğunu öğretmeye çalışırken hayat baha gülüyordu…

 



Bu yazı 264 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
201 Okunma
133 Okunma
117 Okunma
117 Okunma
104 Okunma
92 Okunma
85 Okunma
82 Okunma
81 Okunma
75 Okunma
72 Okunma
57 Okunma
292 Okunma
288 Okunma
276 Okunma
233 Okunma
229 Okunma
216 Okunma
215 Okunma
208 Okunma
205 Okunma
203 Okunma
201 Okunma
199 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI