escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan eskişehir escort istanbul escort istanbul escort şişli escort izmit escort istanbul escort fatih escort escort kayaşehir escort konya vtunnel
Bugun...


Memduh YAĞMUR


Facebookta Paylaş









SİNEMANIN OSMANLI DEVLETİNE GELİŞİ VE İLK FİLM GÖSTERİLERİ
Tarih: 01-06-2018 14:14:00 Güncelleme: 01-06-2018 14:16:00


Öğr.Gör. Memduh YAĞMUR 

 

1.Giriş

Sinemanın icadı denince akla ilk gelen Lumiere kardeşlerin gösterisi olmakla birlikte, daha önce yapılan çalışmalar ve deneyler vardır. 1890’ lardan başlayan çalışmalar ve1895’li yıllarda aynı anda birbirinden habersiz birçok mucit sinema gösterileri yapmaya başlamıştır. Max Skandanowski, Arthur Melbourne-Cooper, Jean Acmé Leroy ve Augustin Le Prince gibi mucitler daha önce gösteriler yapmışlardı. Fakat Paris’te halka açık ilk gösteriyi yapan Lumire  Kardeşler literatürlerde sinemanın mucidi diye anılmıştır.

ABD’de Thomas Edison’un 1890 larda kinetoscope aracılığıyla çektiği Kraliçe Mary’nin İdamı ve Fransa’da  Auguste ve Louis Lumière Kardeşler’in cinématograph’ı ile Mart 1895’te çekilen İşçilerin Lumière Fabrikasından Çıkışı adlı belge filmiyle dünya sinema tarihinde bir dönüm noktasını simgelemektedir. O dönemde Amerika ile olan ilişkiler bu derece gelişmiş olmadığı için sinema Türkiye’ye Avrupa yoluyla girmiştir. (Onaran, 1999:11) Halka açık ilk sinematografik gösteriyi düzenleyen Fransız Auguste-Louis Lumiére kardeşlerin operatörleri, çekim çalışmaları yapmak için çeşitli ülkelere gitmişlerdi. (Özgüç, 1990:7) Bu ülkelerden birisi de Osmanlı İmparatorluğuydu ve Paris’teki halka açık ilk gösteriden kısa bir süre sonra bu icatla tanışmıştır.

2.Yıldız Sarayı’nda İlk Film Gösterisi

Osmanlı’nın sinematograf adı verilen yeni icattan haberdar olması, Mösyö Jamin adlı bir Fransız vatandaşının sefareti aracılığıyla gönderdiği biz yazı vesilesiyle oldu. Fransız Sefareti'nden Osmanlı Hariciye Nezareti'ne gönderilen 17 Haziran 1896 tarihli yazıda, Mösyö Jamin'in sinematografı için gerekli olan lambanın gümrükten geçirilmesine izin verilmesi isteniyordu. II. Abdülhamit'in elektrikli ve manivelalı aletlere karşı hassasiyetini bilen Sadrazam Halil Rıfat Paşa, Hariciye Nezareti'nin kendisine ilettiği bu yazı üzerine adı geçen aletin ne olduğunun araştırılması için gerekli çalışmaları başlattı.

Sonuç 20 Eylül 1896 tarihli bir raporla sadrazama bildirildi. Raporda "sinematograf” adı verilen aletin ilmi yönden insanlık için faydalı" olduğu belirtiliyordu. Söz konusu rapor, ülkemizdeki sinema faaliyetlerinin erken dönemde başlamasında etkili oldu. II. Abdülhamit, her ne kadar bir Fransız vatandaşı olan Victor Constinsouza'yu kendisine sunduğu sinematograftan dolayı Güzel Sanatlar Madalyası ve iki yüz liralık bir hediye ile ödüllendirilmiş ve sinemanın saraya girmesine izin vermiştir. (Özuyar, 2008:11-12)

Türkiye’de ilk sinema gösterisi de Yıldız Sarayı’nda, Bertrand adında bir Fransız tarafından, Padişah İkinci Abdülhamit’e yapıldı. (Korkmaz, 1997:7) Abdülhamit’in kızı Ayşe Osmanoğlu ilk gösterileri  şöyle anlatmaktadır:

 “Bertrand  taklid ve hokkabazlık yapar, her sene babamdan izin isteyerek Fransa'ya gider, birtakım yeni şeyler öğrenip gelirdi. Saraya sinemayı bu getirmiştir. O zamanki sinemalar şimdiki gibi değildi. Perde büyük fırçalarla iyice ıslatılır, küçük parçalar gösterilirdi. Bu parçalar pek karanlık görülür, filmler bir dakikada biterdi. Bununla beraber çok yeni bir şey olduğundan hoşumuza giderdi.”  (Osmanoğlu, 2003:76)

O gün akşam Sarayın tiyatrohanesine toplanılır. Bertrand iki üç metrekarelik beyaz bir perde önünde yangın tehlikesine karşı perdeyi ıslatmakla meşguldür. Abdülhamit Han, yanında küçük sultan Müşfika Hatun, haremden bazı kadınlar, küçük şehzade Nurettin ve papağan Nunu perdenin önüne dizilmiş beklemektedirler. Hokkabaz perdenin önüne gelir. Işıkların karartılacağını ve perdenin üzerinde görüneceklerin birer hayal olduklarının, katiyetle korkulmaması gerektiğini söyledikten sonra ortadan kaybolur.

Işıklar kararır, perde aydınlanır ve bir yazı belirir “L’Arrivée du Train en Gare de la Ciotat”. Bertrand’ın ötelerden bir yerden sesi yükselir: “Şümendüferle Seyehat”. Yazının ardından gerçekten de perdede bir tren belirir. Orada, perdenin üstünde, bacasından fosur fosur kara dumanlar salarak bir ejderha gibi durmaktadır. Nakşıdil Kalfa korkudan yüksek sesle salâvat getirmeye başlayınca ortam biraz gerginleşir. Trenin çevresinde bazı cisimler hareket halindedir. Bunlar kafalarında uzun siyah şapkalarıyla, ellerinde şemsiyeyle insana benzemektedirler ama sanki çok acele işleri varmışçasına deli gibi koşuşturmaktadırlar. Bu arada kara tren etrafa kara dumanlar saçarak hareket etmeye başlar. Dumanlarını savura savura kara ejderha üzerlerine gelmektedir. Nakşıdil Kalfa’nın sesi iyice yükselerek ortalığı velveleye vermeyi sürdürür. Artık küçük çığlıklar ağıza bastırılan mendillere rağmen zaptedilemez bir hal almıştır...

Herşey bir iki dakika içinde sona erer. Bertrand dudaklarında muzip bir gülümsemeyle ışıkları yakar. Bakıldığında perde boştur. Ne şümendüfer kalmıştır, ne de çevresindeki insanlar. İzleyenlerin tümü şaşkındır. Sadece Abdülhamit Han sessizce oturmakta ve çevresine bakmaktadır. Ayşe Sultan heyecan dolu parlak gözlerle perdeye bakmayı sürdürmekte, papağan Nunu üst üste “Sevgili Küçük Ayşe Sultan” diye bağırmaktadır.[1]

3. İlk Film Gösterisi

Sinema 1896’nın sonları, 1897’nin başlarına doğru ilk önce Saray’a girmiştir. Başka bir iddia ise, sinemayı ilk önce bir Fransız ressam memlekete sokmuştu. Didon isimli sakallı bir Fransız ressamdı bu. (Scognamillo,1998:6) Lumiére kardeşlerin kameramanlarından Alexandre Promio’nun İstanbul’a gelirken haraç yedirerek aygıtını güçlükle yurda soktuğu (Scognamillo,1998:16)  iddiası da vardır. Hatta Promio’nun İstanbul’da, 3-25 Nisan 1897 arasında çektiği “Türk Piyadesinin Geçit Töreni”, “Türk Topçu Birliklerinin Geçit Töreni”, “Haliç Panoraması” ve “Boğaziçi Panoraması” adli filmlerinin, ticari bir amaç da güttükleri gözden kaçırılmamakla birlikte, Padişah tarafından izlenmemiş olması veya izin alınmadan çekilmiş olması ihtimali yoktur.

İstanbul’un Beyoğlu (Pera) semti sinemayı tanımadan önce “Diorama”ya (1843), “Cosmorama”ya (1855), Diaphanorama”ya (1855) ve benzer “büyülü fener” ve “optik tiyatro” gösterilerine tanık olmuştur. 1843’te Galatasaray’da yerleşmiş olan bir sirkte Microscope Solaire (Güneş Mikroskobu) ve Le Grand Diorama (Büyük Diorama) sunuluyor, ünlü Naum Tiyatrosu’nda bir Cosmorama gösterisi yer alıyor (1855). 1882’de ise Fransız Doumlier, bir Lanterne Magique (Büyülü Fener) kullanarak, yarı belgesel, yarı fantastik konuları içeren bir gösteri düzenliyor, tufan öncesi dünyayı gösteriyor, seyircileri dünyanın çevresinde bir yolculuğa çıkarıyor. Üç yıl sonra dönemin bir başka ünlü salonunda, Verdi Tiyatrosu’nda, ışıklı tablolar gösteriliyor. Aynı yıl başka bir Fransız, Louis Thierry, Theatre Français’de (Fransız Tiyatrosu) yer alan 20 tabloluk bir Diapanorama gösterisinde Türkiye çeşmelerini içeren 9 tablo sunuyor ve günün birinde, Cadde-i Kebir’de yükselen kocaman bir binanın, Ağacami’deki Appartments Lüxembourg hanının bir odasında öncü bir sinemacı, Yahudi Matalon, gösteriler düzenlemeye başlıyor (1897).( Scognamillo,1991:10-11)

Tıpkı bu gösteriler gibi yine yabancılar tarafından yapılmaya başlanılan sinematograf gösterileri de azınlıkların çevresinde gerçekleşmekteydi. Sinema Türkiye’ye girmiştir, ama aslında sinema henüz Türkiye’ye değil, İstanbul’a ve özellikle İstanbul’un bir semtine, Beyoğlu’na girmiştir. Seyircisinin çoğunluğu ya “Levanten”ler ya da Pera’nın yabancı uyruklularıdır. Gösterilerle ilgili el ilanları, tanıtımlar bile – Türkçe’den başka – her dilde bastırılıyordu. Tanıtımlar çoğunlukla Fransızca, Rumca, Ermenice ve Almancaydı. (Scognamillo,1998:11-13) O zamanın Beyoğlu’su pek de imparatorluğu temsil eder gibi görünmemekteydi. Nüfusun çoğunluğunu azınlıklar teşkil etmekteydi. Azınlıklar her türlü yeniliği, teknolojik gelişimi kolaylıkla benimsemekte ve hayatlarının bir parçası yapmakta tereddüt etmemekteydiler.  

  İlk film gösterimi İstanbul’dan önce İzmir’de yapılmıştır.10 Aralık 1896 da yayınlanan Ahenk Gazetesinde haber şöyle yer almaktadır:

“Frenk Mahallesinde bulunan Apollon Salonu’nda her akşam 5’ten 6’ya kadar Edison’un buluşu olan Kinematograf adlı alet vasıtasıyla,hayret verici bir ustalıkla hareket halinde bulunan cisimlerin, resimlerinin alınması gibi çok eğlenceli ve seyre değer oyunlar icra edilmektedir. Duhuliye, büyükler için çeyrek mecidiye, çocuklar içinse 10 meteliktir. Önce sahnenin yanmakta olan iki lambası söndürüldü ve salon karanlıklar içinde kaldı. Seyirciler sırtlarını sahneye doğru çevirerek,karşısında asılmakta olan beyaz bir perdeyi dikkatle izlemeye koyuldular. Biraz sonra bilinmeyen bir noktadan verilen bir elektrik ışığı ile perde aydınlandı.”

Apollon Salonunda, yemek yiyen aile,Çar’ın Paris’e tren yolculuğu, dans eden sanatçılar, dans eden çocuklar, çamaşır yıkayan kadınlar, Paris Cumhuriyet Meydanı gibi filmler gösterildikten sonra, gösterilere Ocak 1897’de Luka Kahvehanesi’nde devam edilmiştir.(Beyru,2000:257-259)

Yahudi Matalon, Beyoğlu’nda Lüxembourg Apartmanı’nda kiraladığı bir odada kısa filmler gösteriyordu. Hemen peşinden Sigmund Weinberg halka açık gösteriler düzenlemeye başlayacaktı. Tiyatro ve konserlere fazlasıyla düşkün olan Padişah II. Abdülhamid’in bu son derece yeni ve ilginç gösteri biçimiyle ilgilenmesi son derece doğaldı. Ancak sinematograf’ın ve diğer gösterim aletleriyle sunulan sinema gösterilerinin halka ve geniş kitlelere açılımı çok gecikmemişti. Bunda Lumiéré Kardeşler ve horoz amblemli Pathé firması arasındaki rekabetin payı büyüktü . (Yelence,2013)

Beyoğlu’nda, o zamanki adıyla Péra’da, Tünel ile Galatasaray arasındaki Sponeck birahanesinde, halka açık ilk film gösterisi yapıldı. Galatasaray karşısına düsen Hammalbaşı sokaktaki Avrupa Pasajı’nın 7 numaralı yeriydi burası. (Özgüç, 1990:8) Halkın 'Sponek'in Yeri' dediği birahaneydi orası ve gösterinin ilanında da aynı deyim kullanıldı. (Gökmen,2000:59-60) Türk Sinema tarihine ilişkin çoğu yazılı kaynaklarda, bu ilk gösterinin, 19. yüzyıl sonlarına doğru İstanbul’a yerleşmiş Rumen asıllı bir Musevi olan Sigmund Weinberg tarafından yapıldığı yazılmakla birlikte, D.Henry’nin yapmış olduğu da ifade edilmektedir. Sponeck’teki gösteriden birkaç gün sonra Fevziye Kıraathanesi’nde gösterinin ilanında gösterilen filmlerin ve gösterici makinalarının Edison’un kinetoskop olduğunu ve ilanda D.Henry adına dikkat çekerek ilk film gösterisini yapan kişinin D.Henry olduğu ifade edilmektedir.(Evren,1999:33-35)

Weinberg, 12 Aralık 1896 tarihinde Galatasaray’da Aznavur Pasajı’nın yanındaki küçük bir meyhanede, Sponeck Birahanesi’nde halka açık ilk film gösterisini gerçekleştirdi. Bu ilk gösteride:

  • “Askerlerin yürüyüşü ve kalabalığın arkadan gelişi”
  • “Bir trenin gara gelişi”
  • “Yatakta yatan birinin örümcekle savaşması”
  • “Bir ressamın önündeki tabloya bir adam resmi yapması ve resim bittikten sonra halkı selamlayarak çıkışı”
  • “Bir bahçe ve deniz kıyısından manzaralar” gösterilmiştir.

 

Osmanlı’daki ilk sinema gösterisini Ercüment Ekrem TALU şöyle anlatıyor:

"Derken ortalık birdenbire karardı. Zifiri karanlık içinde kaldık; korktuk. Elim gayrı ihtiyari ağabeyimin elini aradı; buldum ve bir tehlike karşısında imişim gibi sımsıkı kavradım. Arkamızdaki sıralardan ışıklar fışkırıyordu. Karanlığın vaziyet icabı olduğunu kimse takdir edemediğinden, pencerelere örtülen siyah perdelere itiraz ediyorlardı.

O vakitler İstanbul'da elektrik yoktu. Abdülhamit'in vehmi elektriğin memlekete girmesine engel olmuştu. Sinematograf makinesini işletmek ve şeridi aydınlatmak için kullanılan petrol lambalarından intişar eden gaz kokusu da seyircileri ayrıca taciz etmekte idi. Perdenin önüne gelen bir şahıs bu karartının lüzumunu izah etti. Ve hemen onun arkasından gösteri başladı.

Avrupa'nın bir yerinde bir istasyon, bacasından fosur fosur kara dumanlar savuran bir lokomotif, peşinde takılı vagonlarla duruyor. Tren Kalktı. Bittabi sessiz sedasız. Aman yarabbi! Üstümüze doğru geliyor. Zindan gibi salonun içinde kımıldamalar oldu. Trenin perdeden fırlayıp seyircileri çiğnemesinden korkanlar ihtiyaten yerlerini terk ettiler galiba. Hani ya ben de korkmadım değil... Bereket versin ki tren çabuk geçti, gitti." (TALU, 1943)

Fevziye Kıraathanesi’ndeki Gösteriler

Sponeck’teki sinematograf gösterileri yaklaşık iki ay süresince devam etti. Pera (Beyoğlu) azınlık ve gayrimüslim nüfusun çoğunlukta olduğu meskûn bir mahaldi. Dolayısıyla da sinematograf gösterilerine iştirak edenlerin çoğunluğunu bu kitle oluşturuyordu. Ancak perdeye akseden hareketli görüntüler, Türk ve Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu mahallerde de merak konusuydu. Buralarda yapılacak olan sinematograf gösterileriyle iyi bir kazanç elde edilebilirdi. Henri, Ramazan-ı şerifin başlamasını fırsat bilerek Şubat ayının ilk haftası itibariyle Sponek’teki sinematograf gösterilerini Şehzadebaşı’ndaki Fevziye Kıraathanesi’ne taşıdı. Burada yapacağı gösterileri Sabah gazetesine verdiği bir ilanla kamuoyuna duyurdu (28 Kânunusani 1312).

Ramazan-ı şerifin süresince Fevziye Kıraathanesi’nin bahçesinde yapılacak sinematograf gösterilerinde toplam yirmi üç film gösterilecekti. Bu filmlerin tamamı Sponeck’te gösterilen ve sayıları peyderpey artırılanların toplamından oluşuyordu. Listenin birinci sırasında Ekrem Talu’nun büyük bir heyecanla izlediği ve Sponeck’te “Şimendifer” adıyla gösterilen “L’Arrivèê d’un train (Trenin Gara Girişi)” adlı film yer alıyordu. Şimendifer, Sponeck’te ve dolayısıyla da Türkiye’de gösterilen ilk filmdi. Listede “Şimendifer”, “Asker”, “Süratli Ressam” ve “Müthiş Bir Gece” , “Bahçıvanın Sulanışı)” filmi yer alıyordu. Sponeck’te “Bahçıvan” adıyla gösterilen film, bu özelliğiyle komedinin sinemadaki ilk örneğiydi. Tamamı Lumière yapımlarından oluşuyordu.

Fevziye Kıraathanesi’ndeki sinematograf gösterileri Ramazan ayından sonra da Odeon Tiyatrosu’nda devam etti. Beyoğlu’nda başlayan ve Şehzadebaşı’nda sürdürülen sinematograf gösterileri, halkın yoğun ilgisi sebebiyle, kısa bir süre sonra şehrin diğer semtlerinde de (Beyazıt, Sultanahmet, Kadıköy ve Bakırköy) yapılmaya başlandı. Halkın sinematografa olan ilgisi, yabancı sinematografçılar tarafından karşılıksız bırakılmadı. Jamin ve özellikle de Henri’nin açtığı yoldan ilerleyen İtalyan, İngiliz, Alman ve Avusturyalı kimi sinematografçılar gösteri yapmak üzere payitaht merkezine gelmeye başladılar. (ÖZUYAR, 2012)

Sonuç

Sinema Osmanlı’ya icadından kısa bir süre sonra gelmiş, ilk gösterimleri bizatihi Padişah II.Abdülhamid ve ailesine yapılmış, sonrasında ise ilk belge filmler çekilmiştir. Sonrasında Beyoğlu Sponeck Birahanesi’nde halka açık  ilk film gösterisi yapılmış ve çok büyük ilgi görmüştür. Daha sonra Şehzadebaşı Fevziye Kıraathanesi’nde devam etmiştir. Kısa zaman içinde sinema salonları da açılmış ve halkın en büyük eğlence aracı haline gelmiştir.

D.Henry, Sigmunda Weinberg, bu konuda öncü rolünü üstlenmiş, sinema salonları açmış ve ilk Türk Sinemacısı olan Fuat UZKINAY’ı yetiştirmiştir. 1908’ li yıllarda ise Makedonyalı Manaki Kardeşler, Osmanlı Devleti içinde bir çok konuyu filme almış, İttihatçıları,Padişah V.Mehmet REŞAT’ın Makedonya ve Selanik gezilerini de filme almıştır.

14 Kasım 1914 yılı ise, Türk sinemasının başlangıcıdır. I. Dünya savaşına girer girmez Yeşilköy’deki utanç sembolü olan abidenin yıkılması kararlaştırılınca, Fuat UZKINAY, Ayestefanostaki Rus Abidesinin yıkılışını filme almıştır.

 

Kaynakça:

  1. Evren Burçak, Sigmund Weinberg: Türkiye’ye Sinemayı Getiren Adam (İstanbul: Milliyet Yayınları, 1995
  2. Beyru Rauf,”19.Yüzyılda İzmir’de Yaşam”, İstanbul, 2000.
  3. Korkmaz A, “Başlangıcından Bugüne Türk Sineması’nın İçinde Bulunduğu Ekonomik, Politik, Toplumsal ve Teknolojik Koşullar ile Bunların Sinemamız Üzerindeki Sonuçları”, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sinema-TV Ana Sanat Dali Sinema-TV Programı Sanatta Yeterlik Tezi, İstanbul 1997
  4. Onaran, A.Şerif, Türk Sineması (1. Cilt), Ankara 1999
  5. Osmanoğlu, Ayşe. Babam Abdülhamid, İstanbul 2013
  6. Özgüç, Agâh. Başlangıcından Bugüne Türk Sinemasında İlk’ler, İstanbul 1990
  7. Özgüç, Agâh, Kronolojik Türk Sinema Tarihi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1988
  8. Özuyar, Ali, Sinemanın Osmanlıca Serüveni, Ankara 2008
  9. Scognamillo, Giovanni,  Türk Sinema Tarihi, İstanbul 1998
  10. Scognamillo, Cadde-i Kebir’de Sinema, İstanbul 1991

Makaleler

-ÇELİKTEMEL, Özde –Thomen (2010)“Osmanlı İmparatorluğu’nda Sinema ve Propaganda (1908-1922)”, Kurgu Online International Journal of Communication Studies, vol.2, June 2010

- Ercüment Ekrem Talu, İstanbul’da İlk Sinema ve ilk Gramofon, Perde-Sahne, sayı: 7, 15 (Ekim) 1943.

-GÖKMEN, Mustafa (2000), “Sponeck Birahanesi” Klaket Sinema Dergisi,13

-Özuyar, Ali, Türkiye’de gösterilen ilk Filmler, Atlas Dergisi Sayı 12.Nisan-Mayıs 2012

- Yelence, Yalçın. ''Türkiye'ye Sinemanın Girişi.'' Hayal Perdesi 36 (2013)

 

 

 



Bu yazı 583 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI