Bugun...


Nazan Şara ŞATANA


Facebookta Paylaş









YAZAR – KİTAP - OKUR
Tarih: 01-11-2018 17:55:00 Güncelleme: 01-11-2018 17:55:00


Kitabın daha ilk sayfalarını çevirmişti. Belki de bir iki satır ya okumuştu ya da okumamıştı.

 

“Bu kitap beni pek sarmadı!” dedi.

 

İyide ne okumuştu da sarmadığına karar vermişti? Ne ona ters gelmişti veya sevimli değildi?

 

Peşin karar vermesinin altında ne yatıyordu?

 

Kitabı satın alan oydu, seçende yine kendiydi. Yazar mıydı ters gelen? Yoo bu da tercih meselesiydi. Üstelik yazarın ilk kitabını okumuyordu ki. Ondan önceki kitaplarıydı zaten bu yeni yayınlanan kitabı almasının nedeni. Bir önceki ne kadar çok etkilemişti onu.

 

Aslında bu yazar ona hitap ediyordu.

 

Nasıl hitap ediyordu?

 

Şöyle ki, kendinden bir şeyler buluyordu. Veya nasıl denir yazar onu tanıyor da onunla ilgili anekdotlara yer veriyordu. Zaman zaman satırlarının arasında yaşanmışlıklar ona tanıdık geliyordu.

 

Şöyle olabilir miydi?

 

Yazılanlarda özel noktalar vardı, paylaşımlar birbirine benziyordu, neticede Türk aile yapısının içinde olanlardı ve kaleme alınıyorlardı.

 

Türk yaşanmışlıklarının yabancı yazarların yazdıklarından elbette farklılıkları olurdu. Bu asla aklını karıştıracak boyutta olmuyordu aslında.

 

Bir Rus yazarında bir İngiliz yazarın kitabında da yabancılık çekmez, bu nedir demezdi. Örneğin;

 

“Yok ben bunu bilmiyorum, haydi canım sende böyle mi olur’ da demiyordu.

 

Yani bu kitabı okuyacak mıydı? Yoksa bir kenara süs biblosu gibi koyacak mıydı?

 

Onu da oldum olası anlayamazdı. Bazı evlerde üstelik salonlarında kütüphane olurdu, yeni çıkmış kitaplar da dizili olarak yan yana dururlardı. Ev sahibinin hiçbirini okumuşluğu olmazdı.

 

Kendini entelektüel biri olarak göstermek olurdu onların yaptıkları!

 

‘Yeni çıkmış kitaplar kitaplığında!’

 

‘Canım onlar çok kültürler her zaman okumayı yeğlerler.”

 

“Bende öyle yaparım” diye düşündü bir an.

 

Sonra kendini aklama kararına varmış olmalıydı ki onlar için,

 

‘Desinler-in derdinde olanlar bunlar’.

 

Ya kendi öyle miydi?

 

Onun kitapları da biblo muamelesine layık görülürler miydi?

 

Oysa o güzelim kitaplar.

 

Ahhh o kitaplar!

 

Onların içinde dünyalar vardı.

 

Bir dünya değil birçok dünya.

 

Her hayat bir dünya, her yaşanmışlık bir ömür olduğuna göre bir kitap kaç ömrü anlatırdı?

 

Kitap neden yazılırdı?

 

Yazarın derdi neydi?

 

Okumalıydı yazacağının hakkında bilgi sahibi olmalıydı.

 

Zaten birikimlerinin bir değerlendirmesi, ekilmiş edinimlerin bir dağıtımıydı kitap yazmak.

 

Vay yazanın haline!

 

Bu nasıl bir sevda olmalıydı ki kitabı yazabilsin?

 

Bir oda bilgisayar gözler akıl parmaklar çalışta çalış

 

Buna geceler dahil, gündüzler şahit. Uyku hak getire nedeni tiplemeler omuzunda, kolunda arkanda sağında solunda.

 

Haddineyse soğukta, suda, dağda, karanlıkta karakterlerini bırak ve yazar olan kişi! Git yatağına başını koy ve huzur içinde uyu.

 

Yok olmadı.

 

O senin dünyan.

 

O senin yaşattıkların.

 

Sen onlardan mesulsün.

 

O zaman ne yapacak yazan onların peşini bırakmayacak.

 

Kovalayacak bazen yorulacak oturacak bazen masa başı kestirmeleri, kupalarda kahveler seninle kitap bitene kadar birlikteliklerini sürdürecek.

 

Telefon mu?

 

Yok daha neler?

 

Rahmetli Münir Özkul, Osmanlı döneminin unutulmaz aktörü Tomas Fasülyeciyan’ın muhteşem bir tiradını okurdu...


“Zaten aktör dediğin nedir ki?..
Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz o boş kubbede, bir hoş sada (seda) olarak kalır...
Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız...
Görooorum hepiniz gardroba koşmaya hazırlanıyorsunuz...
Birazdan teatro bomboş kalacak...
Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar...
Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır...
Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir...
Hiranuş’la Virjinya’nın bir diyaloğu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır...
İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler...
Artık kendimiz yoğuz...
Seyircilerimiz de kalmadı...
Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar...
Gün ağırır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır...
Perde...”

 

Kitapta böyle bir şey değil miydi yazan için.

 

Ne alaka diyenler olabilir o zaman biraz beklesinler bir iki düşünce akıyordu aklından dudak uçlarına.

 

Tomas Fasülyeciyan dememiş miydi?

 

“Zaten aktör dediğin nedir ki?..”

 

O zaman yazar dediğinde yazınca mı var olandı?

 

Dünyanın en kıymetlisi olan zamanını harcamıştı, okumuştu gözleri ağrıyana kadar, yazmıştı gözleri buğulaşıp ekranı göremeyene kadar devam etmişti.

 

Ya şimdi yenisi çıktığında eski bir kitabın sayfalarında mı kalıyordu emeği? Değerlendirilmeden, daha ilk satırda beğenilmeden! Okunmadan!

 

Kitapçıların raflarında kalan belirli bir süre sonra yayın evine iade edilen kitaplardan olmadığına biblo olarak evin baş köşesindeki hak eden yerinde hak edilmeyen muameleyi gördüğü için şükretmeli miydi kitap?

 

Elindeki kitaba bir daha baktı.

 

Kâğıdın kokusunu içine çekerken biraz utandı.

 

Sadece kâğıda değen eline gelene kadar olanları düşündü.

 

Kâğıt yassılaştırılmış ve birbirine geçmiş olan bitki liflerinden oluşmuyor muydu?

 

Tahta veya pamuk gibi ürünler kullanılmıyor muydu?

 

Daha bitmedi o kadar çok detay vardı ki;

 

Bir yerde şöyle yazmıyor muydu?

Kâğıdın yapımı, bir tane bitkiyi liflerine indirgeme ve onları aynı hizaya getirme aşamasından sonra yapıştırıcı, pigment ve mineral dolgularla kaplamadan ibarettir.’

 

Yo – yo olay bununla ibaret değildi.

 

Bunun ilki de vardı.

 

İlk aşama ağacın kesilmesiydi.

 

Çünkü kâğıdın hammaddesi ağaçtı.

 

Ağaç kesilecek, kabuklar soyulacak, hamur haline getirilecek, ağaç suyun içinde lifler haline getirilecek, küçük parçalara ayırılacak, öğütücünün içinde kimyasal maddelerle karıştırılacak, ağaçtaki lifler bir arada tutulması sağlanacak. Bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sıra hamurun beyazlaştırmasına gelecek. Sonra – sonra – sonra işlemler devam edecek kalitesine göre ilaveler, zaman, emek, pürüzsüzlük, renk pigmentleri ile çaba…

 

Hala bitmedi.

 

Hamurun arındırılması da var.

 

Suyu alınacak olan hamur silindire sokulacak sıklaştırılacak.

 

Ve sonunda sıcak silindirin arasından geçirilerek kurutulacak.

 

Aklı iyice karışmıştı. Hatta darmadağın olmuştu.

 

Bir yazar bir kâğıt demişti sadece. Sayfalar yayınevi yazar buluşması, okunmalar, editörler, kapak çalışmaları, anlaşmalar, matbaalar, adetler ve dağıtım.

Bitti diyorsanız hayır hala bitmedi.

 

Kitapevlerine gidecek dağıtım için çalışmalar.

 

Karşılıklı anlaşmalar.

 

Tabi yazar ünlümü?

 

Kitapları okunuyor mu?

 

Tanıtımını yapacak güçte mi?

 

Yayınevi mi üstlenecek bu görevi?

 

Yok öyle değil. Nedeni yazar ünlü değil.

 

Eee ünlünün tanıtıma çok mu ihtiyacı var?

 

Yok.

 

Ne oldu.

 

Olan şu…

 

Bir kitap evine gidiyorsun, bir kitabı alıyorsun, eve geldin okumak için kendini hazırladın yemeğini yedin, işini gücünü yaptın, kahveni aldın koltuğuna geçtin.

Şimdi kitap okuma sırası dedin!

 

O ne?

 

İlk satır ve burun bükme…

 

Eyvah Eyvahlar olsun.

 

Tiplemesine kıyamayan yazar, o aç kalmasın, üşümesin diye onları ferahlatan yazar, emek – emek – emek!

 

Ve netice:

 

“Ya şimdi okuma modunda değilim, televizyonu açayım magazin izlerim.”

 

İŞTE ŞİMDİ BİTTİ…

 

 

 

 

 


 



Bu yazı 273 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI