escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...


Nuray YAZICIOĞLU


Facebookta Paylaş









GÖLGEDE KALMIŞ BİR HİCİV ŞAİRİ: FAZIL AHMET AYKAÇ
Tarih: 03-08-2018 09:34:00 Güncelleme: 12-08-2018 09:38:00


     Fazıl Ahmet Aykaç, Türk edebiyatının yetiştirdiği fakat ne yazık ki gölgede kalmış nadir zekalardan ve “politeknik” denmeye layık isimlerindendir. Geniş ilgi alanları, hareketli sosyal yaşamı ve renkli kişiliği ile onu II. Meşrutiyet’ten sonra gelişen şartların ve değişen muhitlerin her dem taze kalemlerinden biri olarak görürüz.

     Fazıl Ahmet, keskin zekası, sivri dili ve güçlü kalemiyle mizah edebiyatımızın vazgeçilmez şahsiyetleri arasında yer almış, yazdığı dönem boyunca nesirlerindeki mükemmel Türkçesi yanında şiirlerindeki buluşları ile de büyük bir okuyucu ve hayran kitlesini etrafında toplamıştır.

     Aykaç, subaylık ve mutasarrıflık hizmetlerinde bulunan güzel sanatlar, tıp ve özellikle tasavvufa meraklı bir babanın M. Cemal Bey'in oğlu olarak 19. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul’da dünyaya gelir. Babasının farklı yerlerde mutasarrıflık yapmasından dolayı eğitim hayatı İstanbul’dan Gümüşhane’ye kadar uzanan farklı bölgelerde devam eder. Tasavvufa son derece meraklı olan babasının yanında küçük yaştan itibaren dindarane ve mutasavvıfane bir havayı teneffüs etmiştir. Küçük yaşlarda Arapça ve Farsça dersleri alarak, medrese derslerini takip etmiş ve hıfz da çalışmıştır. Lise tahsili için İstanbul’da LycѐeFrançais’e giden Fazıl Ahmet’inbu liseye girmek istemesinde biraz da Fransızca öğrenme isteği etkili olur. Hatta bu lisede okurken Fransa Maarif Nazırı Poincare, okulu ziyaret ettiğinde okul birincisi Fazıl Ahmet, Le Cid’den parçalar sunmuş nazırın beğenilerini kazanmıştır. Okulun en çalışkan öğrencisi olarak mezun olduğu mezuniyet töreninde ise, Pierre Loti de vardır.

     Liseyi bitirince Sanayi-i Nefise’nin -şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi-  mimari bölümüne devam eder. Daha sonraları tahsil için Avrupa’ya gitme imkanı bulamayan Aykaç, Paris Ecole Libre desSciencesPolitiques et Morales’in(Siyasal Bilgiler Fakültesi)  derslerini mektupla takip ederek tamamlar.  Almanca ve İngilizce de öğrenerek, bildiği yabancı dil sayısını artırır.

     Fazıl Ahmet, babasının vefatı üzerine çok genç yaşta hayatını kazanmaya , annesi ile en büyükleri olduğu üç kardeşini geçindirmeye mecbur olur. Bu nedenle iş hayatı oldukça erken başlar. İlk olarak Maarif Nezaretinde “Mekatib-i Ecnebiye Kalemi”nde çıraklık yapar. Halil Ethem Bey’in Fazıl Ahmet’i tanıması, Müze Kütüphanesinde çalışmasına imkan verir. Yaşam şartlarının ağır olması onu gündüz yanında gece de ders vermeğe mecbur eder. Müze Kütüphanesinden Darphane Tahrirat Kalemine geçer. Bir süre de İzmir Valisi Kazım Paşa’nın özel katipliğini yapar.

     Celal Sahir’in çıkardığı Seyyare Gazetesi’ndeki baş makalelerinin beğenilmesi sonucu 1908’de Darülmuallimin’e öğretmen olarak atanır. Burada edebiyat ve felsefe dersleri verir. Daha sonraları Sanayi-i Nefise’de estetik ve mitoloji, İstanbul ve Galatasaray Liselerinde felsefe, edebiyat, pedagoji, Fransızca ve usul-i tercüme okutur.

     Galatasaray’da muallim iken 1927’de dördüncü dönem Elazığ milletvekili seçilir. 1938’e kadar bu görevini sürdürür. Atatürk’ün ölümünden sonra Ankara’dan ayrılarak İstanbul’a döner. Daha sonraları Diyarbakır milletvekili seçilerek tekrar Ankara’ya döner ve 1950 seçimlerine kadar siyasi hayatta yer alır.

     Son görevi Şehir Tiyatroları Edebi Kurulu’ndadır. Ömrünün son zamanlarını  felçli olarak geçiren Fazıl Ahmet, 5 Aralık 1967’de tedavi edilmekte olduğu Cerrahpaşa Hastanesinde vefat eder. Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilir.

     Fazıl Ahmet Aykaç, her tür konuyla yakından ilgilenen ve malumatı çok geniş olan bir şahsiyettir. Fizik, kimya, metafizik, tarih, hukuk, mimari, resim gibi pek çok saha ile ilgilenmiş ancak hiçbirini kendisine meslek edinmemiştir. O şair, edip ve tenkitçi kişiliği ile tanınmıştır.

     Çok hareketli bir kişiliğe sahiptir. Kendisini bu kadar yorması sonucu sık sık baş ağrıları ve uykusuzluk çekmiş, bu nedenle ara sıra tedavi görmeye ve sanatoryumlara gitmeğe mecbur kalmıştır. Kendisi bu konuda şöyle der: “ Ben tıpkı obur bir adam gibiyim. İçtimai hayatta ne kadar perhizkar isem fikrî hayatımda da o kadar abur cuburcu bir adamım… Neler okumam ki… Felsefe, hukuk, riyaziyat, sanat, içtimaiyat, eski lisanlar, astronomi, sosyoloji…Fakat son zamanlarda daha çok siyasî, edebî, felsefî eserlere meyyalim.”(1)

     Fazıl Ahmet’in dil konusundaki yeteneği de oldukça dikkat çekicidir. Küçük yaşta çok iyi Arapça ve Farsça öğrenmiştir; hatta Acem dilinde güzel gazeller yazacak kadar ilerlemiştir. Bunun yanında çok iyi Fransızca da bilir. “r”leri “ğ” olarak telaffuz etme kusuru, Fransızca konuşurken bir meziyet halini alır. İngilizceyi de gayet iyi bilir. Bir ara da Almanca ve İtalyanca ile de ilgilenmiştir. Sadece bu dillerle ilgilenmez, edebiyatlarını da yakından takip eder. Bilhassa Acem ve Fransız edebiyatlarına meraklıdır.

     Aykaç’ın en büyük meraklarından biri de eski divanlarımızdır. Bu divanların en ücra, gizli unutulmuş köşelerine kadar girip buralardaki orijinal mazmun ve fikirleri bulup çıkartmaktan büyük zevk alır. Divan şairlerinden en sevdiği Nedim’dir. Hatta kendisi ile yapılan bir röportajda uzun bir seyahatte yanına alacağı tek kitabın Nedim Divanı olacağını söyler. Konuşmalarında Nedim, Şeyh Galip, Fuzûli gibi şairlerden beyitler kullanmayı pek sever. Hafızasında ise pek çok şiir bulunur.

“…

Ey Nedim ey vatanın şiir ü nefaset güheri

Fazıl Ahmet sana sevdasını ilȃsine gelir” (2)

     Meşrutiyet’ten sonra canlanan matbuat hayatına, Celal Sahir’in çıkardığı Seyyare isimli gazete de katılır. Celal Sahir, çok iyi tanıştığı Fazıl Ahmet’e bu gazetede başmuharrirlik teklif eder. Böylece, edebiyat dünyasında görülmeye başlanır. İlk makalesi Halit Ziya’nın Sabah’ta neşredilen “İtidal” başlıklı yazısına cevaben yazdığı “Muhafaza-i İtidal Nasıl Kabil Olur?” adlı makalesidir. İlk yazıları eğitim, felsefe ve psikoloji üzerinedir. Daha sonra Hüseyin Cahit vasıtasıyla Tanin’e girmiş ve burada Tanin’i kuvvetlendiren, gazetenin manevi mevkiini yükselten bir rol oynamıştır. Bu gazetede ilk defa mizahı, divan nazmına konu eden şiirler yazmıştır. Divan nazım şekilleri ile yazılan bu şiirlerinde hem mizah hem de hiciv vardır. Dönemin siyasîlerini, edebiyatçılarını pek tatlı bir dille hicveder. Ayrıca mizahî mensur yazıları da vardır. Bunun yanında “Hilal” ve “Akşam”da da yazıları çıkmıştır. Halit Fahri Ozansoy onun için şunları söyler: “Ne âlemdi Fazıl Ahmet! Çok zeki, bilgili ve bilgisini aşan hicivci adamdı. İğneli nükteler ve –bazen haksız da olsa- güldürerek dudaklarda dolaşan hicivlerindeki mısraları kolay unutulur şeyler değildi. Hele devrindeki şairlerin şiirlerini örnek alarak yazdığı nazireleri ne kadar gülünç olsalar o şairlerin de hoşuna gider, hiçbiri gücenmezdi. Bu, onda mizah zekasının bir zaferi idi.” (3)

     Hilal Matbaası’nda Ahmet Samim, Muhtar Bey, Rıza Tevfik, Ahmet Şuayb, Faik Ali, Süleyman Nazif’le tanışır. Fransızcası, genel kültürü ve felsefeciliğiyle tecrübeli yazarların dikkatini çeker. Celal Sahir ve Ahmet Samim vasıtasıyla Fecr-i Ȃtî’ye girer. Bu toplulukta bulunduğu sırada Servet-i FünûnMecmuası’nda bediî, fikrî, terbiyevî, tenkidî hatıralar ve makaleler neşretmiştir.

     Edebiyatımızdaki Batı taklitçiliğinden yakınırken özellikle Edebiyat-ı Cedîde mensuplarının bu tutumlarını eleştirmekten geri kalmaz. O Batı unsurlarını bir alet gibi kullanıp, asıl varlığımızı görerek bir millî şuur ortaya çıkarmaktan yanadır. Edebiyatımızdaki sathîliğin Türk insanının fazla okumaması ve seyahat etmemesinden kaynaklandığını söyler.

     “…Garblılaşmak, Şarklılaşmak; bunların hepsi boş lakırdı. Bizim muhtaç olduğumuz şey adam olmak birader! Anlıyor musun? Adam olmak; ama asri, medenî ve bilhassa terbiyevî manasıyla adam; işte bu kadar!

Bakisi dürug-ı bî-nihayet!” (4)

     Kültürel açıdan yeniliklere açık bir şahsiyettir. Tanzimat ve Meşrutiyet’i de fikirlerin Avrupalılaşmasını, özgürleşmesini sağladıkları için benimser.

     Fazıl Ahmet şairliği sevmez ama şiiri sever. Bu düşüncesini garipseyenlere şöyle bir açıklama yapar: “Mesela ben aşçılıktan da hazzetmem; fakat iyi yemeyi pek severim; bilhassa şu zamanda!” (5) O,  Ömer Seyfettin’le nasıl şair olduğu yolunda yaptığı sohbette; o vakitler  tamamen Darülmuallimin’ehasr-ı mesai etmek arzusuyla,mütercim olarak devam ettiği Tanin’den ayrılmak istediği bir zamanda  arkadaşlarına bir “vedanâme” yazdığını söyler. Arkadaşları  ise yazdığı bu manzum “vedanâme”yi pek beğenerek gazeteye basmışlar ve Fazıl Ahmet Bey’in her hafta böyle bir manzume yazacağını ilan ederek bu teklifi Fazıl Ahmet’e de  kabul ettirmişlerdir.

     Aykaç’ın pek az ciddi şiiri vardır. Mizahî şiirleri iki ana grupta mütalaa edilebilir: Sosyal ve siyasî manzumeleri ile eski ve yeni şairlere nazireleri. Bu şiirlerin ortak özellikleri devrin ve taklit edildikleri şairlerin teferruatını yakalama, hassas ve ayırtedici vasıflarını mübalağa ile sevimlileştirme çabalarıdır.

“YAHYA KEMAL İÇİN

Yahya ne hakikat, ne mecaz aşığısın sen                                                                                                        

“Naz aşığı, saz aşığı, yaz aşığısın sen”

 

Yok Mekke, Medine’yle alâkadan evet ammâ

Fasl içre muhakkak ki Hicâz aşığısın sen

 

Vuslat-geh-i  ilhâma gidersin kısa yolda                                                                                                                  

Kimdir o ki der dur ü dırâz aşığısın sen

 

Tafsîle ne hâcet senin evsâfını Yahya                                                                                                                         

“Naz aşığı, saz aşığı, yaz aşığısın sen”      “ (6)

 

“TEŞAUR-I NEF’İYANE

Dinle şi’rim ey Tanîn’in kari-i pür-gevheri                                                                                                                         

Açtı hâmemçün hümâ zirâ ki artık şehperi

 

Ver sımâh-ı cânını çün kirebâb-ı nazmımın                                                                                                          

Başkadır âhengi hem hiç falso etmez telleri

 

Nef’i_i mu’ciz-beyânın sâni-i çâlâkiyim                                                                                                                            

Tâbi-i fermânım olmuş hicv ü mehdin kişveri

 

Gark olurdu kulzüm-i hayret içinde görse ger                                                                                                      

Nazmımı Şâh-ı Acem, Sultân-ı Fâs ü Berberî

 

Ben rikâb-ı nazma pâyım vaz’ edince oldu hep                                                                                                          

Pây-mâl-ı rahş-ı hicvim, Fecr-i Ȃtî leşkeri

 

Habbezâ bin bârekallah hâme-i kişver-güşâ                                                                                                                 

Bir gazâ ettin ki hayrân eyledin İskender’i

 

Sad-hezârân âferîn ol hülle dûz-ı tab’ıma                                                                                                                           

Kim arûs-ı şi’re giydirdi müceddedanteri

 

Merhaba ey Câhid-i yektâ ki oldun sen bugün

 Hep kasâid-i âşinâyân-ı zamânın serveri

 

Sana pek çok ben sipâs etsem gerektir dâverâ

Sayt-ı hâmem himmetinle tuttu çün bahr ü beri

 

Kadr-i eşârım benim nilmez iken ehl-i hıred                                                                                                           

Oldular şimdi meta’-ı şi’rime hep müşteri

 

Sâgar-ı medhim benim nâzırları ser-mest eder                                                                                            

Hicvimin hem titretir dünyayı billah neşteri

 

Rahşını irfânımın ger etmeseydin sen tımar                                                                                                     

Dağda taşta durmayıp hiç kıç atardı serseri

 

Sen serîr-i şânaiclâs eyledin nâmım benim                                                                                                               

Yok iken bî-çârenin dünyada bir ot minderi

 

Barekallah ey Tanîn’in ser-sütun-ı safderi

Hâme-i âteş-feşânı ‘arşa as şimden geri

 

Nîze-i Rüstemşikârhâmenin mağlubudur

Ȃlem-i endişenin her Zâl-i heybet-güsteri

 

Hamle ettin bî-muhâbâ Bank-ı Osmânî’ye sen                                                                                                         

“Hâke serdin yaralı bir kuş gibi ol ejderi”

 

Ta’naâgâz eyleyince “Tan” hele Câvid Bey’e

 Garb’a sürdün düldülü birden çekip de şeşperi

 

“Tan” da man da menfaat peşinde hakkâbî-hayâ                                                                                             

Hepsinin silmiş yüzün güyâ ki kasap süngeri

 

‘Arsa-i medhinde koşmak zevki esb-i tab’ımın                                                                                                             

Ger çekersem de inanın dönmüyor asla geri

 

Şânına lâyık sıfat bulmak için ben Câhidâ                                                                                              

Durmayıp hiç âlem-i manâ gezdim her yeri

 

Murg-ı efkârım nihâyet kaldı lakin bî-mecâl                                                                                                             

Düştü arz-ı hayrete mecruh olup bâl ü peri

 

Ger ferâmûş eylesek olmaz velakin ey kalem                                                                                                     

Ey kalem ey âlim-i ilm ü dehânın safderi

 

Vasf-ı bî-pâyânını sen şimdiki nâzırların                                                                                                                    

Çünki anlar oldu mülkün ahterân-ı Enveri

 

Söyle bana niçin artık çıkmıyor aslâ sesin                                                                                                                       

Ol sadâretçarhının ey tostoparlak mihveri

 

Bezm-i cem âyinini dünyaya göstermiş iken                                                                                                              

Tâ “Marienbad” kasrı içre ref’ edip de sâgarı

 

Sahn-ı meclis içre duydum bekliyormuş zâtını

Mîr-i Lütfi hâzır etmiş tîg ü gürz ü hançeri

 

Dinle sen tavsiyesin bu şâir-i âvârenin                                                                                                                          

Tak giderken meclise bir “adl ü ihsân” miğferi

 

(Tal’at)-i nuzzâra hiç kâbil değil etmek kıyas                                                                                                              

Rûy-ı eşârımdaki şu hüsn-i sâf esmeri

 

Mîr-i  Câvid şimdi meşgul derd-i istikrâz ile                                                                                                              

Duymaz oldu nâlemi artık sımâh-ı muğberi

 

Merhaba ey Gaznevînin şevket ü câhın tutan                                                                                                                

Ger kusur ettiyse hâmemafv kıl ol çâkeri

 

Kimdir ol ki nâmınıgûş eyleyip de titremez                                                                                                         

Görmek isterdi gözüm bir öyle er oğlu eri

 

Harp ilâhı zannedip medhûş olurdu görse ger                                                                                                        

Şahsını rüyada Yunânîlerin ser-askeri

 

Kâzımînin gayzı olmaz ictihâdım var benim                                                                                                                

Yoksa söyletmez idim ben kilk-i mazmun-perveri

 

Kârını evkafa vakfetmiş diyorlar kâmilen                                                                                                                            

 Ehl-i hâller vasf ederken ol (Şerif-i Hayderî)

 

Ȃsumân-ı dîn ü adlin necmi bilmem nerdesin                                                                                                              

Gel semâ-yı nazmımın ol sen dahî bir ahteri

 

Zâtinedîbâ-yı sıhhatten kesilsin cübbelik

Dûşuna hem atlas-gerdûn ola bir hayderî

 

Hazret-i Hallâc’a olsun ey Hudâyây ü gümân                                                                                                          

Göklerin tâk-ı kebûduçarh-ı arzın çemberi” (7)

 

     Fazıl Ahmet’in hiciv  dışında lirik şiire karşı istidadı çok azdır. Kendisi hissî şiirleri sevdiğini, yalnız yazarken yapmacık bir iş görüyormuş hissine kapıldığını söyler. Hatta Adile Ayda’nın neden lirik  şiir yazmadığı şeklindeki bir sorusuna şöyle cevap verir: “…Hiç düşündünüz mü, lirik şiir nedir diye? Lirik şiirlerin yüzde doksanı aşk dilenmekten başka bir şey değil… Lirik şairler ne yapar? Şiirlerinin çoğunda bir kadına aşklarını ilan ederler. Aşkını ilan etmek aşk beklemektir: Sevilmek istiyorum, sevilmek istiyorum diye bağırmak gibi bir şey. İşte ben bunu gülünç buluyorum.Dünyada en korktuğum şey de gülünç olmak.”(8) Kendisi her ne kadar böyle olduğunu iddia etse de, Hasan Ȃli Yücel aksini söyler: “Hasretin gönlümde lâkin sen nerdesin? Mısraında fa’şettiği şairlik sırrı, onda bütün alaycılıkların arkasında lirik, hatta hasta bir şair kalbinin vuruşlarını bize işittirir, ili ve özlü mısralar dinlediği zaman, kaç kere gördüm ki Fazıl Ahmet, yüreğinden yaralanmışçasına yerinde duramamış, çırpınmış ve hatta ağlamıştır.o, bu kadar nazlı, bu kadar duygulu bir kalp taşır. Seven tarafı da vardır, kendini veren tarafı da…”(9)

     Şiirlerinde kullandığı kinaye,  muraat-ı nazir, vech-i şebeh gibi sanatlarda oldukça başarılıdır. Bulduğu semboller ve kullandığı kelimeler birbiri ile yakından alakalıdır. Bu sanatların altında yatan hakikati tamamen kavramış olması onun en büyük özelliğidir.

     Zevki çok sık değişir. Belli ve değişmez bir üslupla yazmayı sevmez. Daima en son okuduğu şahsın üslubunun etkisinde kalır; onun için bir tek üslup sahibi olmaya ve aynı üslup sahibi kalmaya çalışmaz. Hatta şöyle der: “Başkalarına çok benziyor gibi görünüp de başkalarına benzememek benim son derece zevkime gidiyor.” (10) O Bazen AbdülhakHamit , bazen Nedim, bazen Mehmet Emin, bazen Fuzuli kimi zaman da Ziya Gökalp olur. Onların tarzıyla yazarken onları tenkit etmekten de geri kalmaz. “Onlar Gibi” serisini yazmaya onu yönelten bu ruîiseyli olmalıdır. Fazıl Ahmet bu yeteneği konusunda: “Kendimde en çok tecrübe ettiğim hususiyet, gerek Fransız gerek Türk hangi yazarı ve şairi yirmi sayfa okuyacak olsam, derhal mekanizmasını kavrar ve onun gibi yazabilirim.” der. (11)

“FUZULİ’Yİ TAZMİN

Kesmişim ben bütün ümîdi şifadan gayrı                                                                                                               

Şimdilik yoktur işim cürm ü hatâdan gayrı                                                                                                    

Gördüğüm var mı ki âlemde riyadan gayrı                                                                                                               

Bilmiyor başka şey ol mâh cefadan gayrı                                                                                                             

Bıkmışım boş yere yârâna ricadan gayrı

 

Bil ki kalbimde benim kimseye yoktur öfke                                                                                                            

Mülk-i evzânı şu dem kendime kıldım ülke                                                                                                                              

Başka ihsân dilemem etme efendim gölge                                                                                                               

  “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge”                                                                                                                

“Ne çalar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”

 

Teh için eyleyelim kişver-i ikbâle sefer                                                                                                                        

Dergeh-i kısmetimin üstüne hattât-ı kader                                                                                                                 

Yazdı bir mısra-i ber-ceste ki bin kıt’a değer                                                                                                                  

Öyle bir dâr-ı safâdır ki cihân içre bu yer                                                                                                                     

 “Ne ararsan bulunur derde devâdan gayrı”

 

Gençi etmek dilerim kari’etasvîr-i fuad                                                                                                              

Bulamaz hâme fakat hokka-i ilhâmamedâd                                                                                                              

Nice bir eksile kim makdem-i ihvândafesâd

 

Durmayıp artmada bâzâr-ı uhuvvette kesâd

 

Fâzılâ pek şaşarım bizden umarsan imdâd   

“Elimizden ne gelir hayır duâdan gayrı”                   “(12)

     Şiirlerinde hiciv mizah karışımı humoristik bir özellik gösterir. Divan şairleri tarzında yazdığı satirik manzumeleri; hoş, zarif, ince nüktelerle günün gözde kişilerini, zamanın toplumsal olaylarını mizah örgüsü içinde alaya alır. Fazıl Ahmet, bunları yaparken kırmadan, incitmeden yapar. Halit Ziya Uşaklıgil onun bu tutumu için şunları söyler: “…Hep çatarken okşar, vururken gıdıklar, ısırırken öper gibidir; öyle olmasa bile o kadar tuhaftır, hususiyle o derece zekidir ve hünerverdir ki çatılanlar bunların uğruna çatıldıklarına memnun bile olurlar.”(13)

     O düz yazıda da aynı ustalığı gösterir. Her ilme değinen sohbet yazıları ile karşılaşılır. Yazılarını oldukça kolay yazar fakat güzel olmasını istediği yazılarda çok titiz davranmasına rağmen yazdıklarını da çoğunlukla beğenmez. Hatta yaktığı yazıların yazdıklarından fazla olduğunu belirtir.

     Fazıl Ahmet’in basılan eserleri; Terbiyeye Dair (1912), Divançe-i Fazıl der-Vasf-ı Efazıl (1913), Harman Sonu (1919), Kırpıntı (1924), Şeytan Diyor ki (1927), Gelecek Asırlarda Tarih Dersi (1928), Fazıl Ahmet (1934)tir.

     Bunların dışında 17, 18, 19. Asırlarda Fransız edebiyatına dair üç ciltlik bir tetkik eseri, “Yol Karnesi” adlı bir seyahatnamesi, felsefi, hukuki, diğer bazı kitapları ile mizahi bir şiir tezkiresi, son zamanlara ait hiciv ve mizaha dair bazı manzumeleri, değerli tenkitleri ve “Tufan Ağa’nın Kahvesi” isimli tamamlanmamış bir romanı vardır. Bunların hiçbiri kitap halinde basılmamıştır.

     Edebiyatımızın gölgede kalmış bu usta hiciv adamı, Doğu ve Batı kültürünü şahsında ahenkli bir biçimde birleştirebilmiş Fazıl Ahmet Aykaç, Ali Canip Yöntem’in de dediği gibi nev’i şahsına münhazır , özgün, seçkin bir ediptir. “Nazmında ve düzyazısında ince ve temiz bir mizah vardır. Burada şunu da eklemeli ki; Fazıl Ahmet Bey, yalnızca bir şakacı değildir. Mizahı ahlak üzerine dayalıdır. Zaten mizah, edebiyatın ahlakla en ilişkili türüdür. Fazıl Ahmet Bey, fantezi olarak yazdıkları dışında, güçlü kalemiyle hep insanın ve yaşamın güçlüklerini yermiş, erdemi, elcilliği (başkalarını düşünmeği) aşılamıştır.” (13)

                                                                                                                                            

-Kaynakça:

(1) Kandemir, “Fazıl Ahmed’i Dinlerken”, Yedi Gün, C.8, Nu.201, 1937, s.14-16

(2) “Nedim Gibi”, Akbaba, Y.12, Nu.44, 1 İkinci Teşrin 1934, s.10

(3) Halit Fahri Ozansoy, “Fazıl Ahmet Aykaç”, Edebiyatçılar Çevremde, Ank., 1970, Sümerbank Kült. Yay., s.62

(4) Fazıl Ahmet Aykaç, “İki Kafadar-2”, Şeytan Diyor ki, İst., 1927, Hamid Matbaası, s.24

(5) Ömer Seyfettin, “Fazıl Ahmed Bey Nasıl Şair Olmuş?”, İnci, Nu.6, Temmuz 1335, s.14

(6) Fazıl Ahmet, Akbaba, Y.4, Nu.336, 22 Şubat 1926, s.1

(7) Fazıl Ahmet, Divançe-i Fâzıl Der-Vasf-ı Efâzıl, 1329, Tanin Matbaası, s.4-10

(8) Adile Ayda, Böyle İdiler Yaşarken (Edebi Hatıralar), 2.bs., Ank., 1984

(9) Hasan Ȃli Yücel, Pazartesi Konuşmaları, İst., 1937, Remzi Kitabevi, s.286

(10) Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar ki, (haz. Şemseddin Kutlu), Ank., 1985, KTB, s.273

(11) age, s.273

(12) Fazıl Ahmet, Akbaba, Y.4, Nu.333, 11 Şubat 1926, s.1

(13) Halit Ziya Uşaklıgil, “Hüner ve Zeka”, Sanata Dair, C.2, İst., 1939, Hilmi Ktbv., s.41

(14) Seyit Kemal Karaalioğlu, Türk Edebiyatı Tarihi, C.3, İst., 1980, İnkılap Yayınevi, s.273



Bu yazı 353 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI