Bugun...


Opr. Dr. Ahmet DURUKAL


Facebookta Paylaş









BEKÇİ DAYI VURULMUŞ!
Tarih: 01-01-2019 12:56:00 Güncelleme: 01-01-2019 12:56:00


       Son günlerde basında sık yer bulan haberlere göre çok sayıda bekçi  işe alınacakmış. Hayli fazla sayıda genç bekçi olabilmek için başvuru yapmış. Madem ‘bekçi’ kavramı yeniden gündeme geldi; ben de bir bekçi öyküsü anlatayım…

       Belki otuz yıl önce…

       ‘’Abi, acilde bir kurşun yaralanması var. Bir bekçi kendini vurmuş. Onu görebilir misin abi?’’

       ‘’Tabii ki görürüm. Hemen geliyorum.’’

       Görmemek olur mu kurşun yaralanması hastasını? Koşar adım acil servisin yolunu tuttum. ‘Bekçi kendini vurmuş’ deyince aklıma göğüs veya karın bölgesinden bir yaralanma geldi doğal olarak. Bu kurşunun yol açabileceği sayısız organ hasarı olasılıkları ve ameliyatta beni uğraştıracak sorunlar üzerine kafa yorarak acil servise ulaştım. Acil serviste görevli doktor arkadaşım beni hastanın yanına götürdü telaşla. Başında iki tane polis memuru bekliyordu elli yaşlarındaki ‘Bekçi Dayı’nın…

       Orta yaşın üstündeki okurlar hatırlayacaktır; eskiden emniyet teşkilatında kahverengi üniformaları olan, ‘çarşı ve mahalle bekçisi’ adıyla anılan bekçiler olurdu. Çoğu çarşılarda, mahalle aralarında geceleri düdüklerini öttürerek dolaşırlar, bir kısmı da emniyette büro işleri yaparlardı. Doğaldır ki hepsi de silahlı görev yapardı.  Gece bekçilerinin niçin düdük öttürdüğünü gerçi hiç anlayamamışımdır. Bana öyle gelirdi ki, hırsıza ‘bak ben buralardayım, dikkatli ol iyi gizlen veya işini çabuk bitirip bir an önce sıvış’ mesajı veriyorlardı. Talimatlar böyle olunca ne yapsınlar, öttürüp duruyorlardı. Sonra bu meslek ortadan kaldırıldı nedense…

       Yaralı hastamızın durumu iyi görünüyordu. Hatta kurşunla yaralandığı söylenmiş olmasa hiçbir şeyi yok sanabilirdiniz; o derece iyi görünüyordu.

       ‘’Geçmiş olsun! Ne oldu, anlatır mısın?’’

       ‘’Silahımı temizlerken kendimi vurdum doktor bey.’’

       ‘’Hani, nerenden vurdun kendini? Görünüşte hiç de vurulmuş gibi değilsin.’’

       ‘’Kalçamdan doktor bey.’’

       ‘’Allah  Allah!  Silahı temizlerken kalçadan kendini nasıl vurabildin?’’

       ‘’Öyle oldu, ben de anlayamadım.’’

       ‘’Şöyle yan tarafına dön de giriş yerini göreyim.’’

       Sağ yanına döndü. Kurşunun giriş yeri anüsün dört beş santim solunda, halk deyişi ile kaba ette idi. Pansumanla orayı kapatıp hastayı düzelttim. Karnını dikkatli şekilde muayene ettim. Karın muayenesi tamamen normaldi; en küçük bir rahatsızlık belirtisi yoktu karın bölgesinde. Makattan da muayene ettim, her şey yolunda görünüyordu.  Bacaklarında da uyuşma, refleks kaybı gibi sinirlerinin zarar gördüğüne işaret edebilecek bir bulgu yoktu. Bu duruma göre kurşun bekçi dayının kaba etinin içinde kalmış olmalıydı.

       Acil doktoru arkadaşımın beni çağırmadan önce çektirdiği filmleri inceledim. Kurşun çekirdeği kaba et içinde değil, yukarıda birinci bel omurunun hemen önünde görünüyordu. Hiçbir önemli yapıya zarar vermeden oraya kadar gittiği anlaşılıyordu.

       Kafamdaki soru olduğu gibi duruyordu; bekçi kendini orasından vurmayı nasıl becerebilmişti; silahını temizlerken üstelik? Çekirdeğin gidiş yönünü dikkate aldığımızda ise bekçinin silahını temizlerken öne doğru iyice (neredeyse doksan derece) eğilmiş olması gerekiyordu.  Silahı da, temizlemeyi de pek bilmem ama böyle olamayacağını bilirim en azından. Belli ki bekçi dayıyı başka biri vurmuştu…

       ‘’Adın neydi senin?’’

       ‘’Duran.  Duran Sönmez doktor bey.’’

       ‘’Bak, şimdi beni dinle Duran! Vurulmuşsun ama mevcut duruma göre merak edecek bir şey yok, her şey yolunda. Çekirdek omurganın önünde kuzu kuzu yatıyor. Sana hiç zarar vermemiş, çok şanslısın. Yine de her ihtimale karşı seni gözetim altında tutmak için yatıracağım. Şu an için ameliyata gerek yok. Gerekirse tabii ki ameliyata alabiliriz. Yalnız sana bir soru sormam gerek.’’

       ‘’Sor doktor bey!’’

       Polis memurlarını uzaklaştırmak gerekli idi sorumu sorabilmek için. Hastanın yatış evraklarını yazdım, işlemleri yaptırmalarını istedim ve gittiler;

       ‘’Söyle bakalım Duran kardeşim, böyle mi temizlenir silah? Bize doğruyu söylemelisin. Seni başka biri vurdu, değil mi?’’

       Hiç yanıt vermedi Duran. Birkaç kez değişik sözcüklerle aynı soruyu sordumsa da yanıt yoktu yine. Acil servisten ayrılırken o iki memur yanımda bittiler;

       ‘’Doktor bey, çekirdeği çıkarmayacak mısın?’’

       ‘’Yoo, şu anda öyle bir durum yok. Gerekirse müdahale ederiz tabii ki.’’

       ‘’Ama o çekirdek orda bir zarar vermez mi?’’

       ‘’Oraya kadar girerken hiçbir zarar vermemiş. Apse mapse yapmazsa otuz yıl bile kalabilir orada. Ayrıca bulunduğu yer çok biçimsiz bir yer; yani kolayca alınabilir değil. Şu an için ameliyat daha riskli. Ayrıca bu riske girmek için bir neden de yok.’’

       ‘’Yani, böyle kalacak diyorsun.’’

       ‘’Evet, şimdilik böyle kalacak memur bey…’’

       Nedense hayal kırıklığı içinde gibiydiler. Bu tavırları beni şaşırttı. Çok daha büyük sorunlar olabilirdi, hatta bekçi Duran bu yaralanmadan dolayı ölebilirdi. Şükür, ölmemişti; hatta bir ameliyat olması bile uzak olasılıkken bunların kurşun çekirdeğini merak etmesi ilginç geldi doğrusu…

       Servisime dönmüştüm bu arada. Hemen birkaç dakika sonra apoletlerinden polis şefi olduğu anlaşılan biri dikildi karşıma;

       ‘’Hocam, bizim bekçi arkadaş kendini vurmuş. Sen bakmışsın galiba.’’

       ‘’Evet, ben bakıyorum.’’

       ‘’N’olacak peki bizim bekçinin durumu?’’

       ‘’Şu an için telaşlanacak bir şey yok. Kurşun hiçbir zarar vermemiş. Omurga kemiğinin önünde kalmış. Bir süre izlememiz gerekiyor. Bu nedenle yatırdım. Durumundan emin olunca evine yollayabiliriz.’’

       ‘’Bir şey olmaz mı?’’

       ‘’Olmayabilir. Olursa o zaman müdahale edilir zaten.’’

       ‘’Peki, doktor bey, çekirdek çıkarılmayacak mı?’’

       ‘’Anlattım ya! Bir zararı yoksa çekirdeği çıkarmak için ısrar etmeyiz. Bazen çıkarmaya çalışmak orada durmasından daha riskli olabilir.’’

       Yarım saat geçmemişti ki odamın kapısı çalındı. Aralanan kapıdan bir polis şapkası, ardından da süslü bir üniformanın geri kalanı gözüktü;

       ‘’Doktor Ahmet Bey? Ben Asayiş Şube Müdürü Tacettin. Girebilir miyim?’’

       ‘’Tabii, buyurun müdür bey.’’

       Müdür bey içeri buyurdu. Yanında iki memur vardı, birkaç tanesi de kapı önünde bekliyordu. Ekip halinde gelmişlerdi;

       ‘’Şöyle buyurun müdür bey…’’

       ‘’Sağ ol doktor bey.’’

       ‘’Sanırım kendini vuran bekçi için geldiniz.’’

       Müdür bey kafa sallayarak geliş amacı ile ilgili öngörümü onayladı.

       ‘’Ben hastaya da, yanında bekleyen memurlara da, daha sonra buraya gelen diğer arkadaşa da anlattım durumu. İsterseniz size de anlatayım…’’

İtiraz etmedi, bilgi almak için gelmişti. Yeni baştan bilgileri aktardım. Konuşmamız yine soru yanıt şeklini alıverdi;

       ‘’Peki, bu böyle kalacak mı yani?’’

       ‘’Evet. Şu andaki duruma göre böyle kalacak. Çünkü kurşun çekirdeğini çıkarmaya çalışmak riski arttırabilir. Zaten gözlem amacıyla yatırdım. Olumsuz bir gelişme olmazsa ameliyata almayı düşünmüyorum.’’

       ‘’Son durum bu yani?’’

       ‘’Evet. Son durum bu müdür bey.’’

       ‘’Doktor bey, İstanbul’a sevk etmeniz gerekiyorsa biz bunu sağlayabiliriz. İstanbul’da müdahale daha doğru olur derseniz…’’

       ‘’Buna müdahale gerekeceğini hiç sanmıyorum. Macera olur şu durumda.’’

       ‘’Aklınızda bulunsun, yani gerekirse… Teşekkür ederiz. Biz kalkalım o zaman…’’

       ‘’Rica ederim müdür bey. İyi günler…’’

       Hasta yakınlarına bilgi vermek görevimizdi tabii. Ama bu gidişle tüm emniyet teşkilatı teker teker buraya gelip bilgi alacak ve beni çekirdeği çıkarmam için ikna etmeye çalışacaktı. Bence bunlar bekçiye değil, sadece çekirdeğe önem veriyordu. Belli ki bekçi kendini vurmuş değildi; yoksa niye bu kadar istesinlerdi kurşun çekirdeğini. Pozisyon gözümün önünden zaten hiç gitmiyordu; öne doğru doksan derece eğilmiş ve tabancasını kıçına dayayarak temizlemeye çalışan bir bekçi? Herhangi bir adam da değil, silahlı görev yapan ve silah temizliğini biliyor olması gereken bir adam… Bunlar bana yalan söylüyordu; bu kesindi…

       Bu arada bekçi hastamız cerrahi servisinde bir odaya alınmış,  tedavisine başlanmıştı. Başı hiç boş kalmıyor, sürekli olarak polisler girip çıkıyorlardı odaya. Genel durumu gayet iyi, neşesi yerindeydi hastanın.

       Diğer hastalarımla ilgili işlere bakabilirdim artık. Ama ne mümkün…

       Bu kez de Başhekimlikten çağrılıyordum. Bu çağrının nedenini tahmin etmek zor değildi; tabii ki bekçi dayı ile ilgili olmalıydı bu davet. ‘Herhalde başhekim de bu adli olayla ilgili bilgi isteyecek’ diye düşündüm. İdareciler kendilerine idari makamlardan ya da basından sorulabilecek konuları öğrenmelidirler zaten. ‘Başhekime de bilgi verelim bakalım’  diye söylenerek yola koyuldum.

       Makamda bir konuk vardı. İlimizin Emniyet Müdürü ile tanıştırıldım. Tokalaştık, karşılıklı memnun olduk.

       ‘’Bizim bekçinin durumu nedir doktor bey?’’

       ‘’Efendim, bekçinin durumu son derece iyi. Merak edecek bir şey yok şu anda. Gözlem amacıyla yatırdım.’’

       Ve yeniden, bilmem kaçıncı kez, bekçinin durumuna ilişkin ayrıntılı bilgi verdim. En büyük amiriydi; tabii ki merak edecekti bekçisini. Bu nedenle her şeyi anlattım. Tam emniyet müdürünü ikna ettiğimi düşünürken yine aynı soru geldi ondan da;

       ‘’İstanbul’da müdahale daha iyi olur diyorsanız naklini sağlayabiliriz. Nereye, yani İstanbul’da hangi hastaneye isterseniz oraya sevk edebilirsiniz.’’

       Dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmek çok sıkıcı.

       ‘’Müdür bey, gerçekten şu andaki bulgulara göre sevk edilmesine hiç gerek yok. Bir operasyon gerekmiyor, gerekecek gibi de değil zaten. Gerekirse göndeririz İstanbul’a. Siz hiç merak etmeyin. Ben yakından takip ediyorum hastayı…’’

       ‘’Pekala, doktor bey. Nasıl isterseniz öyle yapın.’’

       Vedalaşıp ayrıldım başhekimlikten. Yolda düşünüyorum bir yandan; ‘ulan, yarım saat sonra hastaya bir şey olsa bunlar ‘’biz o kadar da söyledik sevk et, diye; adam bizi dinlemedi, bak gördün mü?’’  diye tüm faturayı bana kesecekler. Bunların derdi bekçi ve onun yaralanması değil; dertleri o çekirdek. Kim vurduysa bekçiyi onu bulacaklar belki de… Ya da delili ortadan kaldırmak amaçları… Ama durduk yerde de bekçiyi sırf çekirdeği çıkaracağız diye ameliyat edemem ki…  Her düzeyde emniyetçiye aynı şeyleri tekrarlamak da yordu beni.  Belki de sırada vali ve bakan vardı aynı soruları sorup durmak için…

       Cerrahi servisine ulaşmıştım ki, Başhekim aradı;

       ‘’Ahmet Bey, bu emniyetçiler bekçiyi İstanbul’a götürmek istiyorlar. Ben de söyledim gerek yok diye. Ama çok ısrarcılar. İstersen sevk et gitsin. Yoksa bunlar beni de, seni de rahat bırakmayacaklar.’’

       ‘’Tamam abi, beni şimdiden bezdirdiler zaten. Dilimde tüy bitti desem yeridir. Sevk evraklarını hazırlayayım, yollarız. Orada çıkarttıracaklar çekirdeği, sonra ne yapacaklar bilmem...''

       Kendi silahını öne doğru doksan derece eğilmiş ve namluyu makatının beş santim yakınında tutarak temizlemekte iken kendini (?) vurmayı başarmış olan bekçi Duran görülen lüzum üzerine ileri tetkik ve tedavi amacıyla İstanbul’a sevk edildi…

       Olasıdır ki, çekirdek orada çıkarılmış ve herkes muradına ermiştir…



Bu yazı 1505 defa okunmuştur.

N.Sedat ÖZLÜ / 01-01-2019 16:09

Dr.Ahmet DURUKAL gerçekten yaşadıklarını,gördüklerini,duyduklarını öylesine güzel anlatıyor ki,adeta okuyana da aynen yaşatıyor.Hani şöyle bir söz vardı.'Tıp fakültesinden her şey çıkar,arada bir de doktor çıkar'diye.Ama Ahmet beyin burada da arada bir çıkanlardan olduğunu yakınen bilenlerden birisiyim.Fıkra tadında güzel anlatımı ile zevkle okutuyor ve düşündürüyor.Bekçilerin emniyette görev yaptıkları dönemi bilen birisi olarak keyifle okudum.Kalemine,yüreğine sağlık.



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI