escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...


Opr. Dr. Ahmet DURUKAL


Facebookta Paylaş









KANSERLİ HASTANIN YAKINI OLMAK
Tarih: 01-09-2018 13:39:00 Güncelleme: 01-09-2018 13:39:00


     Bu öykü ailemden. Sevgili ablamın kısa öyküsü bu…

     Tüm çalışanların ve özellikle devlet memurlarının heyecanlanmasına neden olan dokuz günlük bayram tatilleri  biz cerrahlar için hayaldir çoğunlukla. Çünkü böyle uzun tatil dönemlerinde ya hastane nöbeti, ya da en az üç dört gün acilcilik (ev nöbeti) denk gelir, tatil bir şeye benzemez. Elalemin ve çoğu doktorların tatil yaptığı böyle günleri biz cerrahlar çalışarak ve de homurdanarak geçiririz.

     1999 Büyük Marmara Depremini izleyen mart ayındaki dokuz günlük bayram tatilinde nasılsa serbesttim. Yıllardır böyle bir durum ilk kez oluyordu. ‘Ne yapalım, bu tatilde bari memlekete, Kırıkkale’ye gidelim.’ dedik eşimle, çocukları da alıp gittik. Benden altı yaş büyük ablama (54) konuk olduk. Martın sekizi idi. 2000 yılı. Tarihleri özellikle yazıyorum!

     Sohbet sırasında ablam boynunun sol ön kısmını göstererek, ‘’tam şurada bir sertlik var, hastaneye gittim, antibiyotik verdiler, iltihap varmış.’’ dedi. Evet, orada olmaması gereken leblebi büyüklüğünde, küçük ve sert bir kitle vardı. Bayram önce sıkışıklığı nedeniyle ultrason yapılamamış, ama ileride yapılacaktı.  Antibiyotik de besbelli ki öylesine verilmişti.

     ‘’Bayram tatili sonrasında buna renkli ultrason (Doppler) yaptırmamız gerek ablacığım. Ben arkadaşlarımla konuşurum, ayarlarlar.’’

     ‘’Tamam, sen ne istersen yaparız, yaptırırız.’’

     Bu kitleyi sevmemiştim, içimde kötü düşünceler vardı. Benim önsezime göre bu nesne iyi bir şey olamazdı! Ama renk vermemem de gerekiyordu. Durum netleşmeden ablamın kulağına kar suyu kaçırmak doğru olmazdı. Düşüncelerimi kendime saklamak zorundaydım.

     Ertesi gün ailecek günübirlik bir Kapadokya turu yaptık, sonraki gün ise Anıt-Kabir’de Ata’mızı ziyaret ettik. Her iki gezi de muhteşemdi, çok mutlu olduk. Ama benim aklımda hep ablam ve boynundaki şişliğe ilişkin pek de iyi olmayan çeşitli olasılıklar vardı. Orada kaldığımız diğer günlerde de konu ikide bir bu şişliğe geliyor, ablama ve ailesine guatr falan gibi kaçamak şeyler anlatıyordum. Verilebilecek bilgiler de kısıtlıydı nasıl olsa!

     Arkadaşlarımı aradım, durum hakkında bilgi verip onlara emanet ettim ablacığımı. Tatil biterken on üç mart günü tam on üç saat süren karlı bir yolculukla İzmit’e döndük…

     Üç gün sonra tüm tetkikler yapılmıştı;

     ‘’Dediğin Doppler tetkiki yapıldı ama pek bir şey anlayamamışlar, ‘siz bunu Ankara’ya götürün’ dediler. Ne yapalım?’’

     Bir teşhis koymamışlardı, belki de iyice emin olamadıkları için bu kitleye bir isim koymak istememişlerdi. Doppleri yapan radyolog meslektaşım muhtemelen daha deneyimli kişilerce değerlendirilmesi gerektiği görüşündeydi. Belki de gördükleri onu çok şaşırtmış, bir karara varamamıştı…

     Hastamızın artık Ankara’ya, büyük bir hastaneye gitmesi gerekiyordu.    Kanser Hastanesinde çalışan bir cerrah arkadaşım  vardı. Hemen  onu arayarak ablamı oraya yönlendirdim. Yirmi bir mart…

     Arkadaşımın ablamı muayene ettikten sonra verdiği bilgiye göre kitle dokuz günde çok ama çok hızlı büyümüştü! Ve bu hiç iyi bir haber değildi kuşkusuz… Gerekli tetkiklere zaman yitirmeden başlayacak ve ameliyat edeceklerdi…

     Otuz mart günü arkadaşım aradı;

     ‘’Ahmetciğim, bu kitle inanılmaz bir hızla büyüyor. Burada arkadaşlarla da değerlendirdik, hemen yarın ameliyata alıyoruz. Yalnız, bu ameliyatta sadece biyopsi alacağız, ayrıca kitlenin kısa sürede nefes borusunu tıkayacağı belli, o nedenle trakeostomi yapacağız (nefes borusuna delik açılması). Sonra da ışın tedavisi yapılacak. Kitle ışından sonra küçülünce de asıl ameliyatını yaparız.’’

     ‘’Neyi gerekli görüyorsanız yapın kardeşim!  Hasta senin de ablan sayılır.’’

     O akşam ablamı tekrar aradım. Zaten doktoru anlatmış ama ben de ona uygun şekilde yapılacak şeyleri izah etmem gerekiyordu. Nefes borusuna açılacak deliğin geçici olduğunu, işi bitince kolayca kapanacağını, merak etmemesini söyledim içim kan ağlayarak. Bunun geçici olması söylemi yalandı, gidişata göre durum kalıcı idi maalesef! Ama böyle söylemek gerekiyordu morali iyice bozulmasın diye…

     Ablamla bu son telefon konuşmamızdı, bunu biliyordum. Eşim de görüştü ve teselli edici sözler söyledi. Daha sonra bunun son telefon konuşmamız olduğunu, bir daha ablamın asla konuşamayacağını anlatınca  çok şaşırdı, üzüldü, ikimiz de ağlamaklı olduk. Bu gidişat hiç de iyi değildi, bu nedenle nefes borusundaki deliğin geçici olma olasılığı neredeyse sıfırdı!

     Ablamla sakin sakin konuşmuştum ama sağlığının geleceği için gerçekten endişeli idim. İlerisi pek de iyi olmayan bir dönemeçte idi. Uykusuz bir gece geçirdim. Kendisi hastane yatağında neler düşünmüş, nasıl uyumuştur, kim bilir?

     Ertesi sabah ameliyata alındı, çok çok yarım saat sürebilecek kitleden parça alınması  ve nefes borusuna delik açılması  işlemi  iki buçuk saat sürmüş, kitlenin oluşturduğu ortam nedeniyle hayli zor olmuştu.

     Doktorumuz aradı;

     ‘’Biyopsi sonucu daha sonra çıkar ama bu kitle çok kötü bir şey! Sonucun çıkmasını hiç beklemeyelim. Hemen radyoterapi (ışın tedavisi) başlanmalı. Ama bizde yok, Nümune Hastanesini öneririm. Orada yataklı birim de var. Daha sonra kitle küçülünce buraya alır, asıl ameliyatını yaparız.’’

     Hemen ertesi gün, 1 nisanda ışın tedavisine başlandı henüz ameliyat yarası çok taze iken. Ama buna mecburduk, tümörümüz çok insafsızdı, müthiş  hızlı büyüyordu.

     Kırk beş seans (yaklaşık iki ay) sürdü ışın tedavisi. Bu süre içinde kitlede hafif bir küçülme oldu ve bu bizi ümitlendirdi. Ancak onca uğraşla alınan biyopsi tümör cinsini göstermemiş, ‘normal tiroid dokusu’ olarak rapor edilmişti. Işın tedavisi de tahmin üzerine yapılıyordu doğal olarak.

      Her görüşmemizde kitledeki küçülmeyi abartıyor ve ümitlerini taze tutmaya çalışıyordum hastanın. Ancak kendimle baş başa kalınca bir kabus içindeymişim  gibi hissediyordum.

     Haziran ayı geldiğinde ışın tedavisi sona erdiği ve kemoterapi verileceği için ablamı tekrar Kanser Hastanesine naklettik. Durumu tekrar değerlendirildi. Kitlenin yine büyümeye devam ettiği, yine bir parça alınarak onun sonucuna göre ilaçlarla kemoterapi yapılması kararı alındı. Ayrıca giderek artan yutma güçlüğü (kitle geniz bölgesini doldurmaya başlamıştı) nedeniyle, yine geçici olmasını umut ederek, aynı seansta midesine bir besleme tüpü konulması (gastrostomi) planlanmıştı. Artık karnından şırınga ile beslenecekti! Bunun da geçici bir ihtiyaç olduğunu anlattım uzun uzun, yalan olduğunu bile bile…

     Mide tüpü konuldu, boyundaki artık enikonu büyümüş kitleden parça da alındı ama, bu kez de alınan parça yine işe yaramadı. Çünkü ‘nekrotik (ölü) doku parçaları’ şeklinde rapor çıkmıştı. Tümörün cinsini hala bilemiyorduk yani…

     En kötü cins tiroid tümörü (anaplastik kanser) göz önüne alınarak kemoterapiye hemen başlandı. Tüm kürler tamamlandı, ancak kemoterapiden de hiç yararlanamadı ablam… Bu süreçte iki kez daha parça alma girişimi yapıldı, ancak sonuç alınamadı ve hep en başa döndük. Kitle küçülmemiş, tümüyle almaya yönelik bir ameliyat artık imkansız hale gelmişti. Taburcu etmeye karar verdi meslektaşlarım. Sağ olsunlar, ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı… Emekleri ödenemezdi…

     Beni yazı ile sorguya çekeceğini, neleri nasıl açıklayabileceğimi düşüne düşüne tekrar ziyaretine gittim. Gidişatın kötü olduğunun farkındaydı, çökmüştü…

     ‘’Ablacığım, seni iyi gördüm. Tedaviler yaramış. Nasılsın? Evet, bazı sorunlar var ama, bunların hepsi geçecek, merak etme! Onca ışın ve ilaç aldın, bunlar seni biraz etkiledi ve yordu  ama elbet bir işe yarayacaklar. Biraz dişimizi sıkacağız artık!’’

     Ablam bir kağıt ve kalem istediğini anlattı işaretle ve yazdı;

     ‘’Yoksa ben gırtlak kanseri miyim?’’

     Keşke öyle olsaydın be ablam! Bu daha da beter! Bunun ne olduğu bile anlaşılamadı ki!  Diyemedim bunları tabii… Boynunun kalınlaşmış olması nedeniyle ‘bak artık ensesi kalın birisin’ gibi cılız esprilerle güldürmeye çalıştım. Çaresiz, umutsuz, yıkılmış bir halde evime döndüm…

      Hemen her gün eniştem arıyor ve çevreden birinin önerdiği ısırgan otu, zakkumcu doktor gibi pek çok alternatifleri tartışıyorduk. Bunlardan bir yarar beklemiyorum ama çok da direnemiyorum açıkçası. Isırgan otunu kullandılar ama zakkumcuya gidilmedi.

     Kasım ortalarında dili artık iyice dışarı çıkmıştı. Çünkü boğazını dolduran kitle dili dışarı doğru itiyordu. Duyulmamış bir şeydi bu ve anlatılabilmesi ve anlaşılması çok zordu.  Bunu  giderecek bir fikrim yoktu, sorulara yanıt veremiyordum. Durumu günden güne kötüleşiyor, artık hastaneye  götürmemizi de istemiyordu. Hoş, onların da yapabileceği bir şey yoktu zaten!

     Sekiz aralık günü sabah saatlerinde evine ulaştığımda dili bir yumruk büyüklüğünde dışarıda idi ve derin koma hali vardı. Bir saat kadar sonra kaybettik ablamı…

     Yaklaşık dokuz ay süren bu süreçte kimi zaman ‘keşke doktor olmasaydım’ diye düşündüğüm bile oldu. Sadece hasta yakını olduğunuzda doktorlar ne derse ona inanırsınız, daha ilerisi için başka bir bilginiz olmaz. Yakınınızda kanser ortaya çıkması hekim olduğunuzda sizin için  daha da  zor bir durum…

     Hastayla ve ailesiyle konuşurken çok dikkatli olmanız gerekiyor. Yanlışlıkla söyleyeceğiniz bir sözcük, gerçek bile olsa, moral bozucu olabilir. Onlardan daha fazla konuşup fazla soru sorulmasını önlemeye çalışıyorsunuz ister istemez. Tam o esnada birisi hastanın yanında konuşulmaması gereken bir şey soruveriyor! Ya soruyu duymazdan geliyor, ya da üstünkörü bir yanıt verip konuyu geçiştiriyorsunuz. Hasta kendi sorunu ile ilgili güzel haberler beklerken, pansuman, vitamin, banyo gibi konulara sapıp zaman kazanmanız gerekebiliyor.

     Hekim olmasaydım bu inanılmaz kötü hastalığında yaşam süresi daha da kısa olabilirdi, diye de düşünüyorum. Elden gelen yapıldı ama en hızlı şekilde! Tedavi sürecinde pek etkili olamadık ama hemen hiç zaman yitirmedik de. Hastam önerilen işlemler yönünden devrede ben olduğum için hiç tereddüt göstermedi, hemen kabul etti. Hekim olmanın avantajı bu tabii ki.

     İşim ve sorumluluklarım olduğu için tedavi süreci boyunca ablamın yanında kalamadım. Ama her an onunlaydım diyebilirim. Bir poliklinik gününde 100-150 hastanın çoğu ipe sapa gelmez sorunlarını da sabırla dinlemek gerekiyordu. Bazısına içinden kızıyorsun da, ‘eften püften bir sıkıntı için mi, bunun için mi geldin?’  Ama olmuyor, empati hissi ağır basıyor ve onlara artık daha şefkatle bakıyorsun.

     Ablacığımın dramatik hastalığını okuyucunun canını sıkmak için değil, çaresiz bir hastanın yakını olmanın hekim için farklı bir zorluğu olduğunu ortaya koymak için yazdım. Kanser çağımızın illeti. Her evin, herkesin kapısını çalabilir. Ama doktorun ailesinin kapısını çaldığında doktor için daha bir üzücü oluyor, bunu yaşadım. Çaresizlik, umutsuzluk…

     Işıklarda uyu canım ablacığım. Mekanın cennettir senin zaten!

 



Bu yazı 1623 defa okunmuştur.

N.Sedat Özlü / 02-09-2018 21:13

Dostluğunuzun,insanlığınızın ve hekimliğinizin çok değerli olduğunu biliyordum.Şu yazdıklarınızdan sonra sizinle ilgili düşüncelerimde ne kadar haklı olduğumu daha da iyi anladım.Hikaye benzemese de biz de eşimin bir küçüğü kardeşinin GBT 4.evre (Beyin kanseri) hastalığı ile 46 yaşında başladığımız cerrahi,+radyoterapi+kemoterapi kısır döngüsü içinde ü yıl mücadele ettik ve 49 yaşında kaybettik.Tespitiniz çok doğru kanser hastası yakını olmak çok zor.Duygularımıza tercüman olmuşsunuz.Kaybettiklerimiz huzur içinde olsunlar.Size de saygılar,selamlar ve sevgilerimi iletiyorum.



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI