Bugun...


Opr. Dr. Ahmet DURUKAL


Facebookta Paylaş









BEN EŞŞEK DEĞİLİM!
Tarih: 01-07-2019 07:49:00 Güncelleme: 01-07-2019 07:49:00


1984 yaz başı… İzmit’te göreve başlamamdan birkaç gün sonraydı. Dâhiliye servisinde yatmakta olan acil bir hasta için çağrıldım. Kırk yaşlarındaydı ve karın ağrısı şikâyetiyle yatırılmıştı. Muayene sonucunda akut appendisit tanısı koydum ve hemen ameliyat etmeyi önerdim;

‘’Fehmi Bey, bu apandisit. Hemen ameliyat olman gerekiyor.’’

‘’Yok doktor bey, bu ağrı apandis olamaz. Dün gece ben çok fazla erik ve kiraz yedim, ondandır. Sen bana bu ağrıyı kesecek bişey ver gideyim.’’

‘’Yahu, ne ilgisi var kirazla erikle? Bu düpedüz apandisit. Bak, ameliyat olmazsan patlar, her tarafın iltihap olur, hayati tehlike bile ortaya çıkabilir. Hemen şimdi ameliyat olmalısın.’’

‘’Yok yok… Ben ameliyat falan olmayacağım. Benim ameliyatlık işim yok…’’

Kendisini dâhiliye servisine yatırmış olan meslektaşım da önceden tanıyor olduğu hastaya ameliyat olması için ısrar etti. Onun ısrarı da fayda etmedi. Fehmi Bey dosyasına ameliyat önerisini kabul etmediğini belirtir bir imza atarak hastaneden ayrıldı.

Tam on gün sonra hasta yine aynı yataktaydı. Dâhiliye uzmanı arkadaşım, ben ve hasta aynı yerde buluşmuştuk. Durumu çok daha kötüydü ve artık çaresizdi Fehmi.  Sora sora bu on günün ayrıntılarını öğrendim;

Fehmi hastaneden ayrıldıktan sonra kent merkezine çok da uzak olmayan köyüne dönmüş. Daha o akşam kusmaları başlamış; kustukça sürekli sıvı kaybetmiş. Doğal olarak üç dört gün sonra idrar yapamamaya başlamış. ‘Bunun idrarı çıkmıyor, karnı şiştiğine göre içeride idrar birikiyor’ diyerek hastanemizin üroloji doktoruna getirmişler. Üroloji uzmanı, ne düşündüyse artık, hastayı yatırmış; ancak herhangi bir tedavi de vermemiş. Üç gün de böyle geçtikten sonra, sorunun idrar yollarıyla ilgili olmadığını ancak anlayarak dâhiliyeye sevk etmiş. Araya bir de hafta sonu girince Fehmi’nin teşhis ve tedavisi epeyce gecikmiş haliyle. Böbrekleri iflas etmek üzere, üresi çok yükselmiş; karnı davul gibi şiş, ateşi çok yüksek, ağzı dili kupkuru olmuş. Durum böyle olunca tabii ki gel bakalım cerrah…

‘’Yaptığını beğendin mi? Olacakları ısrarla anlattıydım sana. Apandisitin patladı, içerisi iltihap doldu. Karnın şişti. Susuz kaldığın için böbreklerin çalışmıyor. Neredeyse kan zehirlenmesi halindesin. Artık kaçacak yerin yok, hemen ameliyata almak gerekiyor seni…’’

‘’Aman doktorum, elini ayağını öpiyim, ne lazımsa yap;  ameliyatsa ameliyat… Yeter ki kurtar beni. Sen beni kurtar, ben eşşek değilim…’’

‘’Ne diye eşek olasın? Sana eşek diyen mi var? Ameliyat olmayı kabul ettiğine göre biz birkaç saat gerekli hazırlıkları yapalım; sonra alacağız seni ameliyathaneye…’’

‘’Tamam doktorum, ne gerekiyosa yap sen. Ben eşşek değilim…’’

Bu söylemi ikinci kez kullanması dikkatimi çekti. Adam iki de bir ‘ben eşşek değilim’ demeyi alışkanlık haline getirmişti demek ki.

Serumlarla hızlı bir şekilde sıvı takviyesi yapıldı; ilerleyen saatlerde ameliyata aldım Fehmi’yi. Karın içerisi tam bir felaketti; her yerde litrelerce cerahat, irili ufaklı apse odakları ve barsakları arasında yapışmalar vardı. Appendix dediğimiz organ (apentis) patlamıştı ve gangren halindeydi. Gereken her şey yapıldı; içerisi serumlarla yıkandı; olası iltihaplı sızıntılar için iki tane de hortum (dren) konuldu. Ameliyata son verildi.

Ameliyat sonrası bir iki gün durumu oldukça kritikti Fehmi’nin. Hatta  ‘öldü’ diye duydukları için köyünden iki kez minibüsler dolusu adam cenazesini almaya geldi. Ancak hastayı toparlamayı başardım. Yavaş da olsa durumu düzelmeye başladı.

Genel durumu iyiye gidiyordu ama bu kez de yara yerinden dışkı gelmeye başladı (fistül). Barsağa yakın bazı dikişlerinin aşırı iltihaplı ortam nedeniyle yerinden ayrılmasının sonucuydu bu. Yara bölgesi sızan dışkı ile sık sık kirleniyordu. Bu nedenle günde beş altı kez pansuman yapmam gerekiyordu. Pansumanları bizzat yapıyordum; çünkü henüz çalışma arkadaşlarım benim pansuman yöntemlerimi bilmiyorlardı. Yeni gelmiş bir doktordum ve usullerim eskilerden farklıydı…

Hastanede olmadığım tatil günlerinde ve bazen de akşam saatlerinde kardeşi arabasıyla evime geliyor, ‘abimin durumu çok kötü, ne olur bi görsen…’ diye acındırıyor ve hastaneye gitmek zorunda bırakıyordu. Sırf pansuman yapıp biraz moral veriyor ve dönüyordum.

Hastanın yanına her gittiğimde, işim bitip ayrılırken Fehmi artık klasikleşen repliğini okuyordu;

‘’Doktor bey, ben eşşek değilim…’’

Bir kez merakımdan sordum;

‘’Yahu, tamam, anladık, sen eşek değilsin… Sana eşek diyen mi var? Niye bunu tekrar edip duruyorsun ki? Her şey iyiye gidiyor. Daha da iyi olacaksın, merak etme. Kes artık bu eşek muhabbetini…’’

Herhalde ‘ben harcadığın emeğin altında kalmam; minnetimi gösteririm’ demek istiyor diye düşündüm. Ancak bu şekilde de bir kere, iki kere söylenebilirdi ve mesajını vermiş olurdu. Yüzlerce kez tekrarlaması bana garip gelmişti hep.

Yatarak tedavisi iki ay kadar sürdü Fehmi’nin. Artık pansuman ve kontroller için ayaktan gidip gelecekti. Anlaştığımız gibi, önceleri her gün, sonraları uygun aralıklarla pansumana gelecek ve ben durumunu görecektim. Hafta sonları ise ben yoksam nöbetçi servis hemşireleri tarif ettiğim gibi yapacaklardı Fehmi’nin pansumanlarını.

Yara bakımı ve kontrol süreci düzenli şekilde işliyor ve her pansuman sonrası aynı replik tekrarlanıyordu. Bazen işimiz biterken ben ondan önce davranarak şaka olsun diye ‘sen eşek değilsin’ diyordum. Bu kez bir daha söylüyordu aynı şeyi…

Hastanın tedavisi dışarıda eziyetli bir şekilde tam beş ay sürdü. Toplam olarak yedi aylık bakım süreci sonunda fistül kapanmış, hasta kilo almış ve artık bana ihtiyacı da kalmamıştı. Son pansuman sonrası da repliğini tekrarladı gitti. Bir daha hiç gözükmeyerek, onca emek için basitçe bir teşekkür bile etmeyerek tam anlamıyla ‘eşeklik’ etmişti oysa!

Doktorluk bir özveri mesleğidir. Kendinizi hastanın yerine koyar, yapılması gerekenleri yapmaya çalışırsınız. Hastanın tedavisi bazen sizin direnmenizle yürür. İstersiniz ki hasta da onun için gösterdiğiniz çabanın, girdiğiniz risklerin farkında olsun. Basitçe bir teşekkür beklersiniz emekleriniz için…

Aradan otuz yıla yakın zaman geçti. Emekli olmuştum ve bir özel hastanede çalışmaktaydım. Orada gördüm Fehmi’yi ve aradan geçen yıllara rağmen görür görmez tanıdım. O beni hiç tanımadı;  belki de hatırlamak işine gelmiyordu. Yaklaşıp parmağımla dokundum;

‘’Fehmi Bey, beni hatırladın mı? Hani, sen apandisit falan değildin de, kirazdan erikten hasta olmuştun. Hani, on gün sonra ölmek üzereydin geldiğinde. O durumda iken seni ameliyat etmiş ve hayatını kurtarmıştım. Yedi ay boyunca da sana baktım. Hani, köyden cenazeni almak için iki kez minibüslerle gelmişlerdi, hatırladın mı? İşte ben o doktorum ve sen beni hatırlamıyorsun. Çok ayıp valla!’’

Bir an durup yüzüme baktı pek de abartılı bir şaşkınlık ifadesiyle;

‘’Eveeet, Allah razı olsun, bana çok baktıydın. Hatırladım şimdi…’’

İçimden temiz bir ‘çüş’ dedim;

‘’Ve sen sürekli olarak ‘ben eşşek değilim’ der dururdun.’’

‘’Yaaa…’’

‘’Ama sen gerçekten eşekmişsin, bunu ispat ettin.’’

‘’Nasıl yani?’’

‘’Nasıl bir eşek olduğunu en iyi sen bilirsin.  Bu senin sözün… Ben söylemedim…’’

Sessizce arkasını dönüp gitti. Belki de hiç anlamadı neden söz ettiğimi, ya da işine gelmedi. Mantıklı olanı benim onu unutmamdı, binlerce hastam olmuştu çünkü. Oysa o ömründe bir kez çok önemli bir ameliyat geçirmiş, ölümden dönmüş, tedavisi yedi ay sürmüş iken ‘eşeklik’ etmişti; hem eşeklik, hem de nankörlük…

Ne kadar inkâr etse de eşeklik kalıcı idi.

Onca risk arasından onu hayata döndürmüş ve aylarca inanılmaz emek vermiştim; ancak tedavi edememiştim Fehmi’nin eşekliğini…



Bu yazı 1239 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI