Bugun...


Opr. Dr. Ahmet DURUKAL


Facebookta Paylaş









MAHKEME
Tarih: 02-09-2019 10:31:00 Güncelleme: 02-09-2019 10:31:00


Çok fazla boş zamanım olmadığı, olsa da orada oturup laklak etmekten pek hoşlanmadığım için nadiren uğrardım doktor dinlenme odasına. O zamanlar her hastanede doktorların dinlenmesi için düzenlenmiş böyle bir yer olurdu. Şimdilerde, özellikle yeni yapılan hastanelerde, doktorların dinlenmesinin gerekli olmadığı düşüncesiyle olsa gerek, bu tip yerler ayrılmıyor neredeyse. Öyle ya, doktor dediğin asla yorulmayan bir makinedir! Dinlenmesi de gerekmez!

Doktor dinlenme odasına uğrayacağım tutmuştu bir gün. Adı ‘oda’ ama irice bir salon aslında. Bir kenara yerleştirilmiş kocaman masanın üzerine rastgele atılmış yığınla posta vardı (davetiye, broşür vs.). Hemen oraya yöneldim ve kurcaladım o yığını, belki benimle ilgili bir şey vardır düşüncesiyle. Meğer içime doğmuş! Adıma yazılmış bir mahkeme celbi orada beni bekliyormuş! Hastane de servisim belli; ayrıca iyi kötü bir odam var. Mahkeme celbi zarfın dışından anlaşılabilen bir şey zaten. Neden görevli biri getirip hiç değilse böyle önemli olabilecek postaları elden teslim etmez ki? Bunu kimse akıl edememiş ve buraya diğer postalarla birlikte atıp gitmişler. Rastlantıyla oraya uğramasam ya da o masaya bakmasam adaletin tecelli etmesine engel olacakmışım! Allah korumuş!

Mahkeme celbini alıp boş bir yere iliştim. Hemen açıp okudum heyecanla. ‘Görülmekte olan bir davada talimatla ifadeniz alınması istendiğinden Kocaeli … mahkemesinde hazır bulunmanız…’ Tarih ve saat (dokuz) dışında herhangi bir ayrıntı yoktu.  Konuyu merak ettim, huzursuz da oldum doğrusu. Böyle şeylere alışkın değilim. Neyse ki, mahkeme gününe daha zaman vardı; kaçırmamıştım mahkemeyi. Yoksa, polis zoruyla falan…

Hastanedeki işlerimi ayarladım o gün geldiğinde. İzin formu doldurup idareye teslim ettikten sonra adliyenin yolunu tuttum. Giderken de mahkemenin ne ile ilgili olabileceğine kafa yormaya devam ediyordum. ‘Talimatla’ ifadem alınacağına göre başka bir kentte görülen bir dava olmalıydı bu. Acaba nerenin davasıydı ki? Kırıkkale ile ilgili desem, ben oradan geleli on beş yıldan fazla olmuştu. Bana pek mantıklı gelmedi bu olasılık. Belki de hastalarımdan birinin başka bir kentteki davasıydı konu. Neyse, gidince öğrenecektim nasılsa…

İzmit’in eski adliye binasında adı geçen mahkeme salonunu bulup önünde bekleyenlere katıldım. Öyle kalabalıktı ki burası; sanırsınız para dağıtıyorlar! Yığınla insan, belki kırk kişi, burada bir kapının önünde bekleşiyorduk. Meğer, o gün öğleye kadar o mahkeme de görülecek tüm davaların ilgilileri saat dokuz için çağrılmış; uygulama böyleymiş. Sırası gelenler adı okunarak içeriye alınıyordu.

Yaklaşık bir saat sonra adım okundu ve içeriye davet edildim. Mübaşir duracağım yeri gösterdi. Adım, soyadım ve babamın adı sorularak kimlik tespitim yapıldı; benim ben olduğumdan iyice emin olundu.

‘’Doktor bey, günaydın!’’

‘’Günaydın Sayın Hakim!’’

‘’Kırıkkale  … mahkemesi tarafından bir konuda ifadenizin alınması istenmiş. Sizi onun için çağırdık buraya. Oku kızım dava konusunu, Doktor Bey dinlesin!’’

Hakim Beyin tıpkı filmlerdeki gibi ‘kızım’ dediği görevli (sanırım Zabıt Katibi) dava konusunu okudu. Devletin hukuk diliyle yazılmıştı konu. Zorunlu olarak sonuna kadar dikkatlice dinledim. Dinlerken de hafızamı zorlamaya, sözü edilen olayın detaylarını hatırlamaya çalıştım. Görevlinin okuması sonunda bitti;

‘’Üzerinden epey zaman geçmiş. Olayı hatırladınız mı?’’

‘’Kaba hatlarıyla hatırladım efendim.’’

‘’Peki, nasıl oldu olay, anlatır mısınız?’’

Yüce mahkeme anlatmamı ister de ben anlatmaz mıyım? Aslında bugün olmuş gibi hatırlamıştım olayı…

 

Seksen üç yılı başları… Birkaç hafta önce göreve başladığım SSK hastanesinde nöbetçi doktorum. Saat yirmi iki otuz suları… Hastanenin nöbetçi memuru elinde kağıtlarla odama geldi. Çok telaşlı idi;

‘’Hocam bir sıkıntımız var. Ben bir tutanak tuttum olay için. Senin de imzalaman gerekiyor nöbetçi doktor sıfatıyla.’’

Elindeki kağıtları uzattı.

‘’Ne sıkıntımız varmış Cemil? Ne olayı?’’

Cemil’de ses yoktu. Kağıtlara çabucak bir göz attım. İlk kağıt el yazısıyla tamamen doldurulmuş ve şimdi hatırlamadığım bir kadın ismiyle imzalanmıştı. İkinci kağıtta kısa bir yazı, altında bir erkek ismi ve imza vardı. Diğer bir kağıt ise Cemil’in hazırlayıp imzaladığı tutanaktı ve daktilo ile yazılmış, benim adım eklenmişti.

‘’Nedir bunlar Cemil?’’

‘’Hocam, şöyle anlatayım kısaca. Bizim personelden Şefik diye bir arkadaş görevli olmadığı halde bu akşam hastaneye gelmiş…’’

‘’Gelemez mi?’’

‘’Gelir gelmesine de… Gelmekle kalmayıp bir hastanın bayan refakatçisini asansörde taciz etmiş. Kadının iddiası böyle.’’

Şaşırdım;

‘’Ne dedin? Taciz mi etmiş?’’

‘’Evet. Kadının ifadesine göre etmiş!’’

‘’Vay anasını!’’

Kağıtlara saldırdım yeniden. Çünkü konu çok ciddiydi. Bir yandan da içinde bulunduğumuz binanın yapısı gözümün önüne geliyordu. Asansörün olduğu kısım dört katlı, bodrumla birlikte beş kat. Kadının ifadesine göre zemin katta asansöre birlikte girmişler ve hastaların yattığı birinci katta da inmişler. ‘Asansörü durdurdu’ gibi bir cümle de yok ifadede. Şefik ismindeki çalışanımızı hatırladım; ufak tefek çelimsiz biri…

‘’Yav  Cemil, asansör bir katı çıkıncaya kadar insan birini taciz etmek amacıyla ne kadar hızlı hareket edebilir? Önceden planlamış olsa bile bu kadar kısa sürede taciz denilebilecek neler yapmış olabilir? Çok hızlı biri midir bu Şefik? Eğer bu ufak tefek adam bu kadar hızlıysa hepimizi Allah korusun!’’

Cemil kahkaha ile güldü. Ama önümüzde ciddi bir sorun vardı ve gülecek zaman değildi.

Kısa ifadesinde Şefik sadece ‘böyle bir şey olmadı, bu kadın uyduruyor, bana iftira atıyor’ demişti. Ancak tacizden şikayetçi kadın oldukça ayrıntılı olarak elle taciz olayını anlatmıştı ifadesinde. Neredeyse bir öykü yazmıştı kadın.

‘’Peki Cemil, çağır şu Şefik adlı hızlı adamı da, ben de alayım ifadesini Speedy Gonzales’in (eski bir çizgi film kahramanı, hızlı Gonzales).’’

‘’Pardon Hocam?’’

‘’Speedy Gonzales’i tanımıyor musun?’’

‘’Yoo... O kim?’’

‘’Neyse boş ver. Sen çağır, buraya gelsin Şefik.’’

‘’Hocam Şefik şu an karakolda. Polis götürdü onu.’’

‘’Peki kadın nerde?

‘’O da karakola götürüldü Hocam.’’

‘’Bre Cemil, olay olmuş bitmiş; üzerinden iki saatten fazla zaman geçmiş; taciz eden de edilen de gitmiş. Acil servis zaten vızır vızır çalışıyor. İşim başımdan aşkın. Şuracıkta beş dakika oturdum; hemen sen geldin. Ben şimdi ne yapabilirim? Yarın Başhekimlik çözsün meseleyi; çözebilirse tabii. Ama dur; ben de bir tutanak tutayım da herhangi bir eksik kalmasın.’’

Tutanaklar memuriyet yaşamının olmazsa olmazlarındandır. Her memur bir gün bir yerde tutanak denilen şeyi tadacaktır. Ya tutanak tutar ya da hakkında tutanak tutulan kişi olur. Cemil görevini yapmış, tutanağını tutmuştu. Ayrıca sorumlu idari amir olarak beni de bilgilendirmişti. Ben de kağıdı kalemi aldım; tutanağımı tutup Cemil’e de imzalattım;

‘’… Saat yirmi dolayında gerçekleştiği ifade edilen asansörde taciz olayı bana saat yirmi iki otuz sıralarında nöbetçi doktor olmam nedeniyle bildirilmiştir. Karakola götürüldükleri için olayın taraflarını görmedim. Olayla ilgili tüm bilgim bundan ibarettir.’’

‘’Haydi Cemil, benim acile gitmem gerek. Artık asıl işimize bakma zamanı. Sen bu evrakları yarın sabah idareye teslim edersin.’’

Birkaç gün olay konuşuldu tartışıldı hastanede. ‘Yapmıştır bir şeyler, yapmasa kadın ne diye böyle şeyler anlatsın’ ve ‘yok canım, bir kat çıkana kadar ne olabilir ki’ gibi görüşler savunuldu. Bıyık altından gülenler oldu. Sonra konu gündemden düştü, unutuldu gitti…

Ama devlet unutmaz! Bazen şaşırtıcı derecede unutkan olsa da devletimiz aslında cin gibidir. Konu devletimizin aklına bunca yıl sonra yeniden gelmiş ya da getirilmişti.

Ben de hafıza bakımından fena sayılmam. Oldukça fazla ayrıntı hatırlamıştım bunca yıl sonra olay hakkında. Ancak sadece gerekli bilgileri yüce mahkemeye aktardım. Hakim Bey’in ‘kızı’ da çatır çatır yazdı söylediklerimi.

‘’Efendim, gördüğünüz gibi, benim olayla ilgim sadece o akşamki nöbetçi doktor olmamla sınırlı. Olaydan iki buçuk saat sonra, bana bildirilenleri tutanak altına aldım, o kadar.’’  

‘’Anlaşıldı Doktor Bey. Epeyce ayrıntı hatırladınız, bravo doğrusu. Söyleyecekleriniz bundan ibaretse ifadenizi okuyup imzalayın, sonra gidebilirsiniz. Biz gereğini yapar, ifadenizi oraya ulaştırırız.’’

‘’Evet efendim, ekleyeceğim başka bir şey yok.’’

Zabıt katibi yazdıklarını bana okuttu; ne söylediysem aynen yazmıştı. İfademi imzaladıktan sonra mahkeme binasından ayrıldım.

‘Hızlı Şefik’ bu olay üzerine memuriyetten atılmış. O süreçten zaten haberim bile olmadı. Zaman içinde başka işlerde çalıştıktan sonra emekli olma düşüncesiyle hizmetlerini birleştirmek istemiş. Anlaşılan, memuriyetten atılma durumunu düzelttirmesi gerekiyormuş. Dava bu nedenle açılmış.

İşin bence ilginç yanı şu; adamı memuriyetten atarlarken akıllarına hiç gelmemişim; on beş yıl sonra dava yeniden açılınca ‘yav, o geceki nöbetçi doktora da bi soralım, bakalım o ne diyecek!’ düşüncesiyle ifademin alınmasına gerek duyulmuş. Şaka gibi…

Davanın sonucunu da öğrenmedim zaten. Aslında merak da etmedim doğrusu. Yine de bir taciz davasının içinde görevden dolayı da olsa adımın geçmesi beni rahatsız etmiştir.

Hastanede çalışan bir hekimin uğraşmak zorunda kalabileceği türlü sorunlardan bir örnek size. Meslek yaşamımda sadece bir kez ve bu olayla mahkeme salonunda bulundum neyse ki…

 



Bu yazı 276 defa okunmuştur.

N.Sedat ÖZLÜ / 02-09-2019 21:28

Sayın Durukal,onca yıl geçtikten sonra böylesi bir olayı bu kadar net hatırlamanız,ve biz okurlara aktarmanız gerçekten harika.Her ay makalenizi zevk ve ilgiyle okuyorum..Şimdiden gelecek ayın yazısını beklerken,ülkem adına da üzülmedim dersem yalan olur.Demek ki,o zamanlar henüz ileri demokrasiye geçememişiz.Böylesi bir olayla bile ilgilenen devletimiz,bugün ileri demokrasi şartlarında artık taciz,tecavüz işleriyle ilgilenmediği gibi,haber yapılmasını da yasaklıyor.Nerdeen!,nereye.!



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI