Bugun...


Prof. Dr. Nurullah ÇETİN


Facebookta Paylaş









BUDUR ÖZ ŞEKLİ, TÜRK’ÜN HAYAL ETTİĞİ MİMARÎNİN...
Tarih: 01-03-2019 08:29:00 Güncelleme: 02-03-2019 10:03:00


       Gökdelen merkezli batıcı, seküler, modern şehir yığıntısında boğulan, zor nefes alarak yaşama savaşı veren Türk çocukları, cami merkezli kadim Türk İslam şehirlerinin ruh huzurunu, kalp dinginliğini, en sağlam ve en tatminkâr iman havasını özlüyor. Türk atalarımız kadim zamanlarda şehrin merkezine en güzel, en görkemli, en nezih bir sanat ve iman abidesi olarak cami yaparken; bugün o muhteşem abidelerin beton yığınları arasında ya apartmanların bodrum katlarına ya da alışveriş merkezlerinin en üstüne tıkıştırılmasına, itilivermesine, adeta utanılacak bir şey gibi görünmeyecek şekilde gizlenmesine üzülüyoruz.

       Eskiden şehirlerimizin merkezinde bir huzur adası olarak cami ve avlusu olurdu. Cami merkezli bir büyük Türk-İslam medeniyeti kurmuştuk. Büyük şehirlerimiz Ulu Camiler etrafında Türk-İslam ruh ve kültürünün ihtişamlı birer huzur mekânına dönüşüyordu. Camilerimiz, asaletin, zarafetin, sadeliğin, huzur ve sükunun, güven ve maneviyetin, bilgi ve bilgeliğin, dayanışma ve yardımlaşmanın, dünya ve ahiretin, madde ve mananın, yaratıcı ve yaratılanın bir arada olduğu, hissedildiği, yaşandığı kutsal mekanlardı.

       Camilerimiz sadece içinde ibadet edilen bir mabed değil; aynı zamanda estetik mimari yapısıyla sanat dehamızın şah eseri, Türk milletini bir araya toplayan yönüyle sosyolojik anlamda milliyetimizi pekiştiren bir kurum, kalp ve ruh huzuruna kavuştuğumuz, yalnızlığımızdan metafizik sorunlarımıza kadar her türlü ruh hastalığımızı tedavi ettiğimiz bir psikolojik mekân, beldeye hâkimiyetimizi gösteren siyasi bir mührümüzdü.

       Cami toplayan demektir. Cami bizi topluyordu. Salt maddeye, sadece dünyaya, yalnızca nefsin arzularına, benlik taşkınlıklarına, boşluğa, hevaîliğe dağılan ruhumuzu Allah’ta topluyordu. Kötülüğe yönelen niyetlerimizi iyilikte, şeytanlığa çalışan aklımızı hayırda, bozgunculuğa yönelen ellerimizi ayaklarımızı yapıcılıkta, çirkine bakan gözlerimizi güzellikte topluyordu.

       Cami, Türk milletini bir ve beraber yaparak toplayan millî bir kurumdu aynı zamanda. Şairin dediği gibi duyguda, düşüncede, eylemde, tasada kıvançta, varlıkta yoklukta birleştiren, bizi tek millet, tek cemaat yapan bir merkezî çekim alanıydı:

“Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;”(Yahya Kemal)

       Cami, bizim fethettiğimiz yerlere vurduğumuz, bizi gösteren, bizi yansıtan, bizi temsil eden bir mühürdü. Cami, bir zamanlar bizim bir mekânı vatan tutuşumuzun bir belgesiydi. Cami, bir zamanlar bizim ruhumuzun, duygularımızın, düşüncelerimizin, hayallerimizin, gelecek tasavvurumuzun mekâna çizilmiş bir kutlu, bir mübarek resmiydi. Biz dünyayı camiyle güzelleştiriyor, mekânı camiyle anlamlandırıyorduk. Şairin dediği gibi yapmıştık:

“Bu geniş ülkede, binlerce lâtîf illerde,
Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,
Manevî varlığının resmini çizmiş havaya.
Ki bugün karşılaşan benzetiyor rüyaya.”(Yahya Kemal)

       Namaz vakitlerinde camiye yönelen Müslüman Türkler, bir dünyadan öbür dünyaya bir yolculuk yapıyorlardı. Dünyadan ahirete, maddeden manaya, beşeriyetten insanlığa, karanlıktan aydınlığa, vahşetten merhamete, katılıktan saydamlığa bir yolculuktu camiye gitmek. Bu yolculukta kirli paslı, tozlarla dolu karmaşa, kirlilik dünyasından İslam imanının aydınlattığı parıl parıl parlayan bir şeffaf maneviyat âlemine süren bir yolculuk vardı.
İşte tam da şairin dediği gibi oluyordu:

“Bir geliş var!... Ne mübarek, ne garib âlem bu!..
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca ilâhî yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,”(Yahya Kemal)

       Biz Türkler en çok dövüşen, en sarp ordu-millet yapımızla tarih boyunca en son hak dinin duyulmadığı, yaşanmadığı yer kalmasın, mabedsiz şehir olmasın diye durumdan vazife çıkararak kendimizi cündullah (Allah’ın ordusu), asâkirullah (Allah’ın askerleri) olarak gördük ve dünyanın her tarafına doludizgin sonu gelmez seferler düzenledik. Askerî kabiliyetimizle şehirler beldeler fethettik. İdari kabiliyetimizle birbirine benzemez milletler idare ettik.

       Medenî kabiliyetimizle vahşetin, canavarlığın, anlaşmazlıkların, kavgaların ortasına dalarak uyumlu, ahenkli, hakkaniyetli, adaletli, medenî milletler inşa ettik. Sanatkâr kabiliyetimizle hattan, ebrudan, vitraydan, musikiden, şiirden mimariye kadar zarif, sade, ama mutlaka güzel sanat eserleri ortaya koyduk. Kendi evlerimizden çok Allah’ın evlerini güzel yaptık. Son hak din İslam’ı en güzel temsil etsin diye en güzel mabedleri biz yaptık. Şairin dediği gibi oldu:

“Ordu-milletlerin en çok dövüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarînin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,”(Yahya Kemal)

       Müslüman Türk atalarımız camilerin içinde bütün dünyadan yalıtılmış olarak, sadece Allah’la baş başa olurken de bahçesinde oturup hem dinlenir hem yarenlik ederken de, yalnız değillerdi. Hem atalarının ruhlarıyla, hem meleklerle beraber olduklarına inanıyorlardı.

       Yaşayan ve yaşamayan, görülen ve görülmeyen bütün varlıkların birlikteliğinden doğan o muhteşem, o mutluluk verici sosyal ahengi derinden hissediyorlardı. Güneş doğmadan önce camiye yönelenler sadece yaşayanlar değildi. Ata ruhları, melekler, cinler, kuşlar, insanlar hep birlikte aynı amaç, aynı duygu, aynı heyecanla bir yere, bir yaratıcıya sığınmaya gidiyorlardı. Kısaca her şey şairin dediği gibi oluyordu:

“Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allah’a, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.”(Yahya Kemal)

       Cami yorgun bedenlerin dinlendiği, kararmış ruhların aydınlandığı, ümitsiz kalplerin umutla dolduğu, bunalan ruhların sükun ve huzur bulduğu bir maneviyat iklimiydi. Nefes alıp verdiğimiz, saf iman havasının doldurduğu manevi ortamda sonsuzluğa uzanıverdiğimiz bir kaçış ve sığınma mekânımızdı. Cami bizim kadim medeniyetimizde şair Ziya Osman Saba’nın eşiğine yatıverip sükun bulduğu bir yerdi:

“Her akşamki yoluma koyulmuş gidiyorum.
Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükun,
Bir cami eşiğine yatıversem diyorum.”

Biz bir zamanlar caminin nurunda huzur bulan bir millettik:

“Dört asırdır inerek camie nur üstüne nur
Yerde bulmuş yaşayanlar da, ölenler de huzur.”(Yahya Kemal)

       Biz bir zamanlar kaçınılmaz son ölüme çareyi camide bulmuştuk. Ölüm sonrası hiçlik, sonsuza dek yok oluş kâbuslarına karşı teselliyi camide bulmuştuk. Kapkaranlık dünyada kararan hayatlarımıza sonsuz çareyi, ilacı camide bulmuştuk. Kısacık dünya hayatının damağımızda bıraktığı kekremsi tadı, hemen uçup gidiverici kısacık ömrümüzde tatmin olmamış isteklerimizi, heveslerimizi sonsuza dek iyi ve güzel bir şekilde tatmin umudumuzu camide buluyorduk.

       Bütün insanlardan, bütün varlıklardan, dünyalık her şeyden umudumuzu kestiğimiz, hayal kırıklığına uğradığımız anda imdadımıza sonsuz güzelliğin, sonsuz iyiliğin müjdecisi cami yetişiyordu. Ve son gerçek sığınak camiydi. Cami Ziya Osman Saba’nın tek teselli mekânıydı:

“Rabbim, şuracıkta sen bari gözlemi yum!
Sen bana en son kalan, ben senin en son kulun,
Bu akşam, artık seni anmayan İstanbul’un
Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.”

       Kadim Türk-İslam medeniyetinin merkezî kutsal mekânı camilerin kendine özgü bir havası, kendine özgü bir ruhu, bir musikisi, bir kompozisyonu vardı. Avlularında serin çeşmeler akar, kumrular Hû Hû’larla zikrederdi. Kumruların Hû Hû’larına cemaat namazlarıyla, tekbirleriyle, dualarıyla iştirak ederdi.
Şairlerimiz bu büyüleyici atmosferin şiirini terennüm ederdi:

“Ahret dolsun içime kumruların “Hû…”sundan
Diyeyim camiinin geçerken avlusundan”(Ziya Osman Saba)

“Konsun yine pervazlara
Güvercinler;
"Hû hû"lara karışsın
Aminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!”(Arif Nihat Asya)

       Şimdi insanlarımız bağırtı ve böğürtülerden, feryat figandan, ahlardan oflardan, ince kalp sızılarından, şikâyetlerden, çaresizliklerden, dramlardan, trajedilerden ibaret abuk sabuk müzik bombardımanı altında bir teselli ararken; eski Türk atalarımız beyaz minarelerden ılık ılık dökülen ferahlatıcı ezan sesleriyle ruhlarını temizliyorlardı.

       Şimdi Batı modernizmi tarafından çarpılmışa dönmüş insanlarımız kapalı, sigara dumanı, gürültü boğuntusu içinde tepinerek, pinekleyerek nefes almaya çalışırken, ruh ve kâinat ahengini yakalamış atalarımız çınar gölgesi altındaki cami avlusunda kendisini her dem yeniden inşa ve ihya ediyordu. Şair de bu durumu şöyle kayda geçiriyordu:

“Bu sakin öğle vakti… Mevsim taze, gün ılık,
Bir dersten çıkmış kadar içimde bir ferahlık.
Yeniden yapraklanan şu çınarın gölgesi,
Şu beyaz minareden dökülen ezan sesi.
Şu yosun tutmuş çeşme, her bir taş servilikten,
Bana bahsediyorlar en sonsuz iyilikten.
Cedlerimin mermerde seyrettiğim yazısı.
Bir saatin vuruşu: Günün henüz yarısı.
Çocukların koşuşu, kuşların dem çekişi
Mesut ediyor beni vatanımın güneşi.” (Ziya Osman Saba)

       Ezan sesi, sonsuzluğa, iyiye, güzele, faydaya, kalıcı olana bir çağrıdır. Ezan gaflete, unutmaya, nankörlüğe, ihanete, bilmezlikten, duymazdan gelmeye karşı sahih bir uyarıdır. Ezan, ölmez hakikate, yanlışlanamaz doğruya, gözardı edilemeyecek tek gerçeğe, yaratıcının son mesajına ciddi ve esaslı bir davettir. Ezan, ölü ruhları dirilten, yoldan sapmışları doğru yola çeken, şaşkınları sarsan bir kutlu sestir. Ezan sesinin sularında yıkanan ruh, sarsıla sarsıla tasaffi eder, arınır, fazlalık ve zararlılarını atarak sıhhat bulur. Ezan, şairin dilinde şöyle anlam kazanır:

“Bir âlem düşünürüm ezan sesinde;
Bir âlem: Ötenin çok ötesinde.
Kimseler görmese, gidip diz çöksem;
Ağlasam caminin bir köşesinde...”(Yavuz Bülent Bakiler)

       İslamlık kaynaklı büyük insanlık medeniyetinin banileri olan ulu atalarımız, camide hem dinimizi hem milliyetimizi cem ediyordu. Cami bir zamanlar bizim hem millî dehamızın, hem dinî coşkumuzun bir araya gelip ahenkli bir bileşime ulaştığı kimlik mekânımızdı. Camilerimizde Kur’an okuyarak Müslümanlığımızı, duvarlarını çinilerle süsleyerek Türklüğümüzü haykırıyorduk. Velhasıl camilerimiz şairin dediği gibi idi:

“Cebeci Camii'nde Kur'an okunur.
Ve büyür içimizde bir bilinmez yerimiz.
Çiniler, kubbeler, mermer sütunlar...
Yanar kandil kandil yüreklerimiz.

Kandillerde ışık, kubbelerde ses.
Renk olsam çinilerde.
Bir beyaz taş olsam cuma günleri
Mü'minlerin gelip geçtiği yerde.”(Yavuz Bülent Bakiler)

“Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
Gezersin kırk asırlık mabedin içini
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda, 
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini” (Faruk Nafiz Çamlıbel)

       Camilerimiz Allah’ı, tevhidi, ölümü işaret eden servi, ruhları serinleten şadırvan sesi, Türk sanat dehasının simgesi mavi çiniler, tek gerçeği haykıran ezan, çiçeklere estetik bir nizam veren Türk bahçe süslemesiyle ahenkli bir kompozisyon oluşturuyordu. Selahattin Batu “Sultanahmet’te Öğle” şiirinde Türk cami kültürünü veciz biçimde mısralara şöyle dökmüştü:

“Bir mavi ışıkta uyumuş çiniler
Avlularda servi ve şadırvan sesi
Parıltılar vurmuş kemerler yer yer
Serin çeşmelerde hülya neşesi.

Çiçekler ışığa serilmiş huzurdan
Revaklar aydınlık, gölgeler billurdan
Rüya serinliği serviler nurdan
Ve ta uzaklardan bir ezan sesi.

Bir güzel rüyanın ışığında her yer
Akıyor sularda salkımlar, sümbüller
Çiçekler, ışıklar, çiniler, mermer
Servilerin ruha uzanan gölgesi.

Öğle sessizliği, kubbeler çın çın
Açmış çiçeğini seccadeler yerde
Camlardan dökülen ışıklar hırçın
Bir sessiz çağıltı çinilerde.

Anlaşılmaz kime söylüyor sevincini
Bu tılsımlı ses gizlendiği yerden
Kimseler yok, kim çıkıyor minberden?
Çiniler Allaha mı açıyor içini?”

       Türk cami estetiğini, mimarisini, ruhunu, maneviyetini, sükununu, sosyolojisini en güzel ve en etkili veren şiirlerden biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” adlı o muhteşem eseridir. Şiirin ilk bendi şöyle:

“Bursa'da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar...
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarîlerin en ilâhisi.”

       Biz bir zamanlar dünyaya, hayata, mekâna, toprağa, havaya camiyle kök salmıştık. Camiyle var oluyor, camiyle nefes alıyor, camiyle teselli buluyor, camiyle umutlanıyor, camiyle ferahlıyor, camiyle toplanıyor, camiyle irade beyan ediyor, camiyle hayata, varlığa, dünyaya, zamana anlam katıyorduk.

       Cami merkezli büyük ve evrensel Türk İslam medeniyetimizin yeniden ihya ve inşası, sarıklı sarıksız, cüppeli cüppesiz, sümüklü pasaklı bir sürü İsrail, Amerika köpeklerinin cemaati ve kulu değil, yine cami cemaati olmamıza bağlı. Şairin şu ağıdı, yeniden dirilişimiz için bir kalkış zemini olsun, her dem yeniden doğarıza itici bir güç olsun:

“Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.
Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
Ruh arar başka teselli her esen rüzgârda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!”(Yahya Kemal)

Görüntünün olası içeriği: ağaç, gökyüzü, ev ve açık hava
 
 
 
 
 
 
 
 
 
.

 

  •  
  •  


Bu yazı 293 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI