Bugun...


Prof. Dr. Nurullah ÇETİN


Facebookta Paylaş









BUGÜN YAHYA KEMAL GÜNÜ
Tarih: 02-11-2018 07:02:00 Güncelleme: 02-11-2018 07:02:00


       1 Kasım 1958 tarihinde Türk şairi Yahya Kemal, asude bahar ülkesi olarak gördüğü ölümle buluştu. O, serin serviler altında kalan kabrinde yatarken bıraktığı millî mirasta her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Biz de onu bir yazıyla yad edelim.

MİLLETLEŞME SÜRECİMİZDE YAHYA KEMAL AYDINLANMASI

       Yahya Kemal, İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde Türk milliyetçiliğine yeni açılımlar getirmiş büyük bir Türk şair, yazar ve düşünürüdür. O, genellikle şairlik yönüyle ön plana çıkarılmış ise de bunun yanında sosyal ve siyasi fikirleriyle de çok önemli bir yere sahiptir. Osmanlının son dönemlerinde Türk milletinin millî kimliği üzerinde yıpratıcı; hatta yok edici çalışmaların yoğunlaştığı bir dönemde Yahya Kemal, Türk tarihini, kültürel, sosyal, coğrafi, dinî değerlerini topluca değerlendirerek ve bunların felsefesini yaparak Türk milliyetçiliğinin fikrî ve felsefî temellerini atmıştır.

       O, şiirlerinde olsun yazı ve konuşmalarında olsun kültürel temellere dayalı yeni bir Türk milliyetçiliği inşa etmiş ve milletleşme sürecimizi tahkim etmeye çalışmıştır. 
Bu yazımızda alt başlıklar hâlinde Yahya Kemal’in daha çok yazı ve konuşmalarından hareketle onun milletleşme sürecimize dair bazı dikkatlerini sergilemeye çalışacağız.

Bir Kavim Nasıl Millet Olur?:

       Kuzeyden Rumeli’ye akan Peçenekler, Kumanlar, Oğuzlar ve Vardar Türkleri, uzun zaman Balkanlarda, Avrupa’da, Bizans İmparatorluğu’nda önemli işler görmüşler, bu bölgeyi ve tarihi sarsmışlar; ancak Bizans tarihleri 1300 senesinden itibaren bu Türk kavimlerinden bahsetmez olmuşlar. Çünkü bu Türk unsurları Trakya ve Balkanlarda Hristiyanlaşmışlar. Bunun için Bizans tarihçileri artık onlara yabancı gözle bakmamışlar.

       Yahya Kemal, burada kavimlerin millet olabilmeleri için din kaynaklı bir medeniyet temeline sahip olmalarının önemine vurgu yapar. Türkler, Avrupa içlerine akmışlar ama dillerini, kültürlerini, âdetlerini kaybettikleri, ayrıca Hristiyanlık dinine girdikleri için Türklüklerini kaybetmişler, Avrupalı Hristiyanlar içinde eriyip gitmişlerdir. 
Buradan hareketle bugün Anadolu’da, Orta Asya’da ve diğer bazı yerlerde “Türk milleti” diye bir kavramdan bahsediliyorsa bu, Türklerin dillerine, dinlerine, kültürlerine sahip çıktıkları içindir.

Toprağın Milletle Vatanlaşması:

       İnsanların üzerinde yaşadıkları toprak, ülke, aslında soyut anlamda cansız, ruhsuz, katı, donuk bir şeydir. İnsanların bakış açısına göre bu toprak, farklı anlamlar kazanır. Bazıları için sadece biyolojik anlamda hayatlarını sürdürdükleri yerdir. Bazıları için ise vatandır. Vatan kavramı, insanların millet oluşlarını gerçekleştirdikleri ve devam ettirdikleri bir mekândır. Ortak değerler etrafında bir araya gelen insanlar millet olurlar ve millet olarak ürettikleri, inandıkları kültür ve medeniyetlerini üzerinde yaşadıkları toprağa sindirirler, o toprağı millî ruhlarına göre şekillendirirler, âdeta cansız toprağa ruh verirler. 
       Millî ruh ne kadar güçlü ise toprağın ve ülkenin vatanlaşması o kadar belirgin hâle gelir. Bu bağlamda Yahya Kemal, vatanla millet arasındaki özdeşliği şu ifadesiyle vurgular:
“Bir kıtada askerle değil, milletle durulur. Bizim Rumeli’de duruşumuz, burada kendi milletimizin bulunmasındandır.” (A.g.e., s.20)

       Yahya Kemal, özellikle İstanbul’un tarihinden bahsederken buranın bir coğrafya, bir toprak olarak Türk milleti tarafından, daha açık bir ifadeyle millet olabilmiş Türkler tarafından nasıl Türk vatanı hâline getirildiğini anlatır. Ona göre Türkler, İstanbul’u 1453’te Bizans’tan virane hâlinde devraldılar. 
       Zira 1204’te Latinler (Fransız ve İtalyanlar) 4. Haçlı ordusuyla İstanbul’u zapt ettiklerinde kaldıkları 57 sene zarfında İstanbul’u talan ettiler, yakıp yıktılar, virane hâline getirdiler. 1261’de çekip gittiler.

       Daha sonra İstanbul’a hâkim olan Paleologlar sülalesi, 190 senelik hâkimiyetleri zamanında da İstanbul’u imar edemediler. Ve 1453’te İstanbul Türkler tarafından fethedildiği zaman, aslında harap hâldeydi. 
       Türkler kısa zamanda İstanbul’u imar ederek dünyanın en güzel şehirlerinden biri hâline getirdiler. İstanbul’u yeniden inşa ederken tamamen Türk millî ruhunun damgasını vurdular. Çünkü sağlam değerleri olan bir milletti ve millî değerleri şehrin imarında yönlendirici bir etkiye sahip oldu. 
Böylece İstanbul Türk vatanı hâline geldi. Yahya Kemal, millet-vatan özdeşliğini çarpıcı ifadelerle şöyle yansıtır:
“Türklerin medenî kabiliyeti çok yüksek olmasaydı, bu viraneyi o kadar çabuk imar edebilirler miydi? Millî kudretleri çok üstün olmasaydı onu 500 sene muhafaza edebilirler miydi?” (A.g.e., s.8)

       Demek sıradan bir toprak parçasını vatan hâline getirmede 2 temel güce sahiptiler. Medenî kabiliyet ve millî kudret. Yahya Kemal’e göre o asırlarda Türklerin medenî kabiliyeti Latinlerden çok yüksekti ve mimarlık, şehircilik, sanat, sosyal yapı bilgileri çok ileri idi ve hemen kolayca İstanbul’u imar edebildiler. 
Çünkü Türkleri medenî bir millet yapan çok köklü, büyük ve asil hayat değerleri, dünya görüşleri vardı. Mezarlıkları bile zarifti, anlamlıydı, ölümü manevî bir istirahat gibi gösteriyordu. Eyüp, Üsküdar, Boğaziçi tamamen Türk millî ruhunun sindiği, Türk’e özgü mekânlar hâline geldi. İstanbul başlı başına Türk’ün medenî kabiliyetinin ve millî kudretinin ve dehasının bir eseridir.

       Yahya Kemal bu mesele üzerinde çok durmuştur. Medenî kabiliyet, mimarlık, şehircilik, planlama, estetik değer, pratik iş kabiliyeti, yönetme becerisi, toplumsal ahlak, insanlığa faydalı olan bütün değerler manzumesidir. Millî kudret ise askerlik dehası, disiplin, güç, kudret, cesaret, irade ve dirayettir. 
       Türkler, Doğu-İslam medeniyeti dairesi içinde eski İstanbul’da Türk ruhunun belirleyici olduğu semtler, mekânlar oluşturmuştu. Kurduğu şehirde İslam medeniyetinin manevi havası, ahlak, görgü, davranış kuralları, hayat şartları hâkimdi. Türklük millî şuuruna sahip olursa, hayat ve varlık manzarası, eskisinden başka üslupta, fakat gene güzel olabilir. Geçmiş, şimdi ve gelecek zaman bütünlüğü içindeki devam zinciri içindeki değişiklik budur. (A.g.e., s.65)

       Şair, bir yazısında Türk ruhunun bu toprağa nasıl sindiğini ve bu coğrafyayı nasıl bir Türk vatanı hâline getirdiğini şöyle anlatıyor: “Mütârekeden (1918’de emperyalist Batılı devletlerin Türkiye’yi işgali) sonra içimde derin bir üzüntü vardı. İstanbul'un mütârekeden Fetih senesine (1453) kadar giden eski hâlini özlüyordum. Gönlümü avutmak için surlarda, Eyüp'te, Edirnekapı ve Topkapı semtlerinde Süleymâniye'de, Sarayiçi'nde, Anadolu ve Rumeli Hisarları'nda, Kâğıthane vadisinde, tek başıma gezmeğe gidiyordum. Bu gezintilerimde öğrendim ki Türk ruhu bizden ziyâde bu topraklar¬dadır.
       Evet bu topraklardadır. Doğduğum günden beri yalnız kitap sahifelerinde (sayfalarında), Frenkçe (Batılı) yeni bir kelime gibi gördüğüm vatan mefhumunu (kavramını) İstanbul'un toprağında, tabiata karışmış bir mahiyette görünce sevindim. Eyüp'te türbeye yakın bir mezar taşı vardır.

       Üzerindeki burma kavuktan hemen anlaşılır ki altında İstanbul'a Fâtih'le beraber girmiş olan Türklerden biri yatıyor; bugün yaşayan en millî şairimizde bu taşta hissedilen Türk ruhu yoktur diyebilirim. 
       Bu taş, Fetih devrinin keyifli bir askeri gibi, önümde kavuğu yıkmış duruyordu; etrafındaki, toprağa bir vatan rengi veriyordu. Vatana dair hiçbir yazıdan, hiçbir sözden bu taş karşısında duyduğum vatan zevkini duyamadım; böyle birçok küçük sahneler daha gösterebilirim ki Türk ruhu ayan beyan (apaçık) görünür. Kâğıthane'de şimdi kimsenin geçemediği kaldırımlarını ot bürümüş bir yol vardır ki bakınca Murâd-ı Râbi (Dördüncü Murat) devrini, bir levhada görür gibi görürsünüz.

       Kâğıthane'deki kasır (saray), onun kafesleri, oradaki çağlayan, yüksek ağaçlar, kâr-ı kadîm (eski zaman işi) rıhtımın harap taşları o toprağa Türk ruhunu bir şarkı bestesi hâlinde sindirmiş. İstanbul toprağının böyle her köşesinde Türk ruhunun bir safhası vardır; Hisarlar'da Türk'ün kuvveti, Küçüksu'da ve Göksu'da neşesi, Kâğıthane'de zevk ve şevki, Eyüp'te maneviyeti, surlarda atılışı, hava gibi teneffüs edilir o kadar barizdir (belirgindir).” (A.g.e., s.144, 145)

       Türk edebiyatında vatan kavramı Namık Kemal’den itibaren doğrudan doğruya askerî, hamasi, siyasi bir mahiyette idi. Vatan daha çok savaş ve kahramanlık bağlamında ele alınırdı. Yahya Kemal ise vatan kavramına kültürel, manevi bir mahiyet kazandırdı.

       Vatan, milletin ve millî değerlerin oluşum ve yaşama mekânıdır. Atalarımızın ve bizim doğduğumuz ve evlatlarımızın doğacağı topraktır. Toprağın bir rengi, bir milliyeti vardır. Milletler yerleştikleri toprakları kendi öz şahsiyetleri ile yoğurmuşlardır. Fransa toprağı Fransızdır, Türkiye toprağı da Türk’tür. 
Türklük bu topraklara sinmiştir. Türk vatanı Türk milletinin vücududur. En fakir bir millet, en çorak toprak olan vatanını, en zengin, bereketli ve güzel bir toprakla değiştirmez. İstanbul fethedildikten sonra bu sahanın toprağı da sonsuza kadar Türkleşmiştir.

       Bu toprakta ölüm bile Türk’tür. Eyüp Mezarlığı bütün rengiyle, ruhaniyeti ile Türk’tür. Toprak ataların mezarıdır. Camilerin kurulduğu yerdir. Güzel sanatlar namına ne yapılmışsa onun sergisidir. Vatandaşları zaten o vatan meydana getirmiştir. Havasıyla, suyuyla, kırları ve dağlarıyla, sabahları ve geceleriyle, bilhassa vatandaşlara kendini savundurmasıyla hâl hamur olmuştur.

       Yahya Kemal, bu düşünceleriyle kozmopolit Hümanizm anlayışına, emperyalist komünizmin ve bugünkü globalizmin vatan anlayışına bir tepki ortaya koymuştur. Kozmopolit hümanizmde vatan kavramı yoktur. Hümanistler, “vatanım rûy-ı zemin, milletim nev-i beşer” (vatanım yeryüzü, milletim bütün insanlık) derler.

       Bizde bu görüşü Şinasi ve Tevfik Fikret gibi batıcılar dillendirdiler. Yani belli bir vatan yok. Yeryüzünün her tarafı vatandır bunlara göre. Bunun hiçbir bir gerçekliği, somutluğu yoktur. Boşuna söylenmiş, havada kalan bir sözdür. Zira herkesin bir vatanı vardır ve oraya sahip çıkarlar. Komünistler de bütün yeryüzünü işçilerin cenneti olarak tasavvur ederler. 
Bu da boş, anlamsız, kozmopolit bir sözdür. Komünist elit, milletleri sömürebilmek için onların milliyet ve vatan kavramlarını imha etmiştir.

       Bugün de Amerika’nın başını çektiği batılı anlamdaki globalizm / küreselcilik de milletleri kolayca sömürebilmek, emperyalist politikaları önünde engel bırakmamak için “dünya küresel bir köye döndü, millî sınırlar kalktı, vatan diye bir şey yoktur, dünyanın her tarafı vatandır” diyerek zayıf milletleri kandırmaktadırlar.

       Hatta maalesef emperyalist batının peşine takılmış ve milliyetinden vazgeçmiş bir kısım zavallı dindar Müslümanlar bile “seccademi serebildiğim yer vatanımdır” diyebilmektedirler. 
İşte bu tür emperyalist oyunlara karşı Türk milletinin milliyet ve vatan şuuruna ulaşmaları lazımdır. Yahya Kemal, bu anlamda önemli bir Türk aydınıdır.

Milletleşmeye Hız Veren Bir Yapı: Toplumsal Kurumlar Etrafında Kaynaşma

       Türkleri dağınık, birbirinden habersiz, birbirinin dilinden anlamayan, birbirinin derdiyle dertlenmeyen, birbirinin neşesine, üzüntüsüne ortak olmayan yabani insan toplulukları olmaktan kurtaran önemli milletleşme yapılarından birisi, oluşturdukları toplumsal kurumlar ve bunlar etrafında ortaya koydukları kaynaşmalardır.

       Türklerin şehir kurmada, inşa ve imar etmede medenî kabiliyet ve millî kudretleri şöyle tecelli ediyordu: Merkeze bir cami inşa edilir, etrafına da medrese, imaret, tabhane, hamam, mektep, muvakkithane, türbe, mezarlık, çarşı, kahvehane gibi yapılar yapılırdı.

       Buralar, halkın bütün sosyal ve beşerî ihtiyaçlarını gördükleri yerlerdir ve burada toplumsallaşarak kaynaşırlar, münasebete girerler yani şuurlu bir millet olma süreçleri buralarda gelişir, olgunlaşırdı. Demek ki milletleşmenin bir boyutu, külliye dediğimiz millî ruha uygun organik sosyal mekânlar inşa etmek ve halkı bunların etrafında toplamaktır. Yahya Kemal bu husus üzerinde durur.

       Anadolu’daki Türk şehirleri genellikle böyle bir külliye ve kale etrafında kurulmuştur. İnsanlar, bu merkezlerde toplanarak milletleşmişlerdir. Aynı camiye gitmişler; orada beraber ibadet etmişler, caminin avlusunda birlikte abdest almışlar, ezan vaktini beklerken sohbet etmişler, aynı hamama gitmişler, hamam safaları yapmışlar, birlikte eğlenmişler, şarkılar türküler söylemişler, oyun oynamışlar, oğullarına hamamda kız beğenmişler, hamamda birbirlerinin ayıplarını görüp dedikodularını yapmışlar, aynı darüşşifaya gitmişler acılarını paylaşmışlar, aynı medresede okumuşlar, ortak bilgi ve değerlerle yetişmişler ve aynı mezarlıkta gömülmüşler. 
       Bütün bunlar milletleşmeyi gerçekleştiren sosyal faaliyetler alanıdır. Ancak bugün modernleşmeyle birlikte bunların çoğu ortadan kalkmış ve milletimiz çözülerek bireyselleşmeye başlamıştır.

       Türk milletinin kaynaşarak toplumsallaşmasını sağlayan en önemli kurumlardan birisi de kahvehanelerdir. Eskiden kahvehaneler, şimdiki gibi bol bol sigara içilen, tavla oynanan, dedikodu yapılan, gürültü patırtı içinde ömür çürütülen, havasız miskinlik yerleri değildi.

       O zamanlar kahvehaneler, sanat edebiyat üretilen ve icra edilen, insanların birbirinden bir şeyler öğrendiği, edep erkân belledikleri, Türklük ruhunu ve şuurunu yaşattıkları faydalı kurumlardı. Yahya Kemal, bu meseleye dair bir yazısında bir hatırasını şöyle naklediyor:

       “Defterdar'da bir semai (Sekizer hece ölçüsüyle yazılan halk şiiri türü, bu tür şiirlerin okunduğu) kahvesine gittik. Caddeden denize giden büyük meydan saz ve sesle dolu. Ağaçlardan al al bayraklar sarkıyor. Semai kahvesi bu muhitin (çevrenin) göbeğinde. Kahvenin önünde, ağaçlar altın¬da bir masanın etrafına oturduk.

       Eski İstanbul'un lehçesinden şetaretine (şenlik, şuhluk) kadar bütün ruhuna varis olan tâbîler sesleriyle ortalığı çınlatıyorlar; çayı; kahveyi; nargileyi; ağaçlar altında kahve ocağına sürekli bir nağmeyle ısmarlıyorlar, bir tulumbacı çalâklığiyle (çabukluğuyla) etrafta dönüyorlar. Sekiz on çay kadehini bir tepside iki parmak üstünde getiriyorlar. Burada eski İstanbul canlı bir levha gibi.

       Kıranet, tiz ve yanık sesiyle bir taksim tutturdu. Kâğıthane dört yüz senelik hatıralarıyla hava hâlinde esiyor, insan dinledikçe maziye (geçmişe) karışıyor, ruh bir çocuk sevinciyle ürperiyor, çifte nâra ve darbuka ile artık Türk şevki içinde kayboluyor.

       Divan (Saz şairlerince özel bir ezgiyle okunan ve aruz vezniyle yazılmış halk şiiri nazım şekli) okunmağa başladığı zaman vecdimi (yüksek heyecanımı) zabt edemedim. İki genç arkadaşla kahvenin içine girip, orada herkesle beraber küçük iskemlelere oturarak dinlemek hevesine kapıldık, girdik; kapı yanında oturduk.

       Külhanbeyi, bıçkın, çapkın, tulumbacı, kabadayı hasılı (kısacası) Türk İstanbul'unun bütün bu şen unsuru burada. Kahve lebâleb (ağzına kadar) dolu. Tavan ve duvarlar donanmış, bayraklar, bayraklar, bayraklar, binlerce küçük bayraklar, renk renk fenerler, bir tarafta Türklüğün kahramanı Mustafa Kemal’in resmi; bir tarafta Türklüğün cihan (dünya) pehlivanı Kara Ahmed'in resmi.

       Bütün bu kabadayı halk terbiyeli, vakur, sâkit (sessiz). Beni ve arkadaşlarımı yabancı hissettiği hâlde hiç istifini bozmuyor. Yalnız arada sırada, kıranet'le çifte naranın kalbimize verdiği şevkin tesirini yüzümüzde gördükçe, göz ucuyla bakıyor, bizi külhan beyliğin mana ile dolu sevimli bir bakışıyla süzüyor.” (A.g.e., s.168-169)

Anadolu Türklüğünün Milletleşme Süreci

       Yahya Kemal, tarih içinde akıp gelen büyük Türk tarihi içinde 1071 tarihini Anadolu Türklüğü için bir başlangıç, bir milat sayar. Çünkü 1071’deki büyük Türk hakanı Alparslan’ın Malazgirt Zaferi, Avrupa’nın Asya’ya doğru Büyük İskender’le başlayan, Roma ile ve Bizans’la devam eden sürekli üstünlüğünü durdurmuş; hatta sona erdirmiştir. Bu tarihten sonra artık Asya Avrupa’ya doğru yürüyecektir. Bir anlamda Alparslan dünya tarihinin akışını değiştirmiştir.

       Bu tarihten sonra Türkler, önce Anadolu’ya, sonra Rumeli’ye ve 1453’te İstanbul’un fethiyle de İstanbul’a yerleşerek ve Osmanlı Devleti’ni kurup büyüterek Avrupa ve Asya arasında yeni bir hadise meydana getirdiler ve bu bölgede yeni bir Türklük ortaya koydular. (A.g.e., s.69, 70)

COĞRAFYANIN VATANLAŞMASI

       Yahya Kemal, Türk vatanı derken daha çok 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Orta Asya’dan gelip Anadolu’ya yerleşen Türklerin buralarda kurduğu vatandan söz eder. 1071’den itibaren Anadolu fethedilerek vatanlaşmış, daha sonraları Rumeli fethedilerek bir vatan parçası da oraları olmuş. Ancak Anadolu ve Rumeli arasında Bizans İmparatorluğu bulunmaktaydı.

       Osmanlı Devleti Anadolu ve Rumeli arasında irtibat kurmakta zorlanıyor, ordularını bir kıtadan öbürüne intikal ettirmekte sıkıntı çekiyordu. Anadolu’dan Rumeli’ye geçmek için Devlet, Cenevizlilere hazineler dolusu para vermek zorunda kalıyordu. 1453’te İstanbul’un fethedilmesiyle vatan coğrafyası, fiziksel anlamda birleşmiş, bütünleşmiş oluyordu.

       O bakımdan Yahya Kemal, yazılarında ağırlıklı olarak Anadolu’nun, Rumeli’nin ve İstanbul’un fethinin önemi üzerinde durur. Zira bu 3 coğrafyanın fethedilmesiyle yekpare, bütünlüklü bir Türk vatanı ortaya çıkmıştır. Fiziksel anlamda yekpare Türk vatanı uzun yıllar süren hayatı boyunca yeni, özgün bir Türk milleti üretmişti. Bu millet, Orta Asya’da yaşayan atalarından biraz farklı, yeni bir Türk milleti idi. 
       Dolayısıyla bugünkü Türkiye Türklüğünün oluşumunu, ortaya çıkışını, bu milletin ayırıcı özelliklerini, büyük bir kültür ve medeniyet üreten bir millet olmasını öncelikle bu coğrafyanın fiziksel anlamda Türk vatanı hâline gelmesine bağlar.

Milliyetimizi Tahkimde Önemli Bir Vurgu: “Türk İstanbul”

       Yahya Kemal, yazı ve şiirlerinde ağırlıklı olarak ve belirgin şekilde “Türk İstanbul” kavramını öne çıkarır. Bu, bilinçli bir tavırdır. Zira İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesinden itibaren gerek dışardan batılı milletler, gerekse içerden kendisini Türk saymayan gayr-i Müslimler İstanbul’u hep Konstantinopolis olarak görmüşler, İstanbul’un Bizans’tan kalan yapılarına, kültürüne, diğer özelliklerine önem vermişler; nedense Müslüman İstanbul imgesini yok saymışlardır.

       Hatta yakın zamanlara kadar bizim bazı siyasetçilerimiz, kültür ve bilim adamlarımız bile İstanbul’u medeniyetler beşiği ve köprüsü kozmopolit bir şehir olarak yansıtmışlar, en çok da Müslüman olmayan İstanbul imgesine yer vermişlerdir. 
       Bugün de özellikle Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ve Avrupa Birliği dayatmalarında İstanbul’a önem verilmekte, İstanbul’da bağımsız bir Ortodoks Vatikan’ı oluşturulmak istenmekte ve Anadolu, Orta Doğu, Kafkaslar, Balkanlar parçalanıp İstanbul merkez yapılarak Doğu Roma İmparatorluğu yani Bizans İmparatorluğu yeniden ihya edilmek istenmektedir.

       Günümüzde bu plan ve projelerin değişik şekil ve adlar altında uygulanmaya çalışıldığını görmekteyiz. 
       Bu anlayış, Yahya Kemal zamanında da değişik şekillerde vardı. İşte bu anlayışa karşı Yahya Kemal’in İstanbul’un Türklük ve Müslümanlık boyutuna sık sık dikkat çektiğini, İstanbul’un 1453’te fethedilmesinden sonra tam bir Müslüman Türk şehri hâline geldiğini; ondan önce harabe bir şehir olduğunu vurgular.

       Türkler, bu şehri fethettikten sonra tamamen Müslüman Türk ruhuna uygun bir mimarî, yaşama biçimi, gelenek görenek, kültür ve medeniyet ortaya koydular ve Konstantinopolis, artık 1453’ten itibaren “Türk İstanbul” olmaya başladı. Dolayısıyla emperyalist Batının gözünü İstanbul’a dikmeye çalışmamasını, boşuna heveslenmemesini ister. Bizans’a karşı “Türk İstanbul” motifini o kadar öne çıkarır ki bir yazısında takvim farklılığını bile bu tavrında ustaca kullanır:

       “Takvimlerin dini, imanı, vicdanı var; mesela sene 857 deyince İslam’ın İstanbul’a girdiğini hissediyoruz. Bu rakamda anlı şanlı bir tınnet (çınlama) var; 1453 deyince bilakis Bizans’ın Türklere mağlup oluşu idrak olunuyor, bu rakamda bilakis bir can çekişme, bir ufunet (çürük kokusu), bir günlük kokusu var. Bu rakamların biri Müslüman, biri değil!” (A.g.e., s.83)

       Bazı kozmopolitlerin ve Türk İstanbul’u hazmedemeyenlerin “köhne Bizans”, “nifak ve şikak toprağı” diye aşağıladıkları İstanbul hakkında Yahya Kemal, İstanbul’u Müslümanlık ve Türklüğün her zaman koruduğunu belirtir. Nitekim Millî Mücadele’nin başarı kazandığı sıralarda şunları yazmıştı:
“Bir halkın içinden dışına kadar tamamiyle çürüyüp, cife (kokmuş et, leş) olması için her türlü zehirleri olan bir devrede, hayretle gördük, İstanbul çürümedi. Fetih’ten beri toprağına sinmiş olan padişah, gazi, evliya ruhları İstanbul’u, feleğin her türlü germ ü serdine (sıcağına soğuğuna, acılığına, tatlılığına, sıkıntısına) karşı, Müslüman ve Türk olarak yaşatıyor.”

       1918 yılında Mütareke zamanında Rumlar iyice azıtmışlar ve İstanbul’u bir Yunan şehri göstermek için ellerinden geleni arkalarına koymamışlar. Her tarafı Yunan bayraklarıyla donatmışlar. Buna sinirlenen Yahya Kemal, İstanbul’u bir Müslüman Türk şehri olarak gösteren Ramazan kandillerini, mahyalarını görünce heyecanlanır ve İstanbul’un Türk olduğunu bir yabancının şu sözleriyle belgelendirir:

“Bu şehir Türk’tür ve Türk olmasa, insaniyet (insanlık), güzelliğinden bir âlem (dünya) kaybeder!” (A.g.e., s.114)
       Yahya Kemal, Türk İstanbul’a sıklıkla vurgu yapar. Çünkü o incelemeleri sonucu görmüş ki İstanbul fethedildikten sonra Avrupalı Bizans tarihçileri ve edebiyatçıları, yoğun olarak ölmüş olan İstanbul’u; daha doğrusu Konstantinopolis’i, yaşayan, canlı ve Türk İstanbul’dan daha fazla olarak edebiyat yoluyla hayallerde yaşatmaya çalışmışlar.

       Aynı durum bugün de geçerlidir. Dışardan Batılılar, içerden batıcılar, ya da kendini Türk saymayanlar, gayr-i müslimler, Türk İstanbul yerine Bizans Konstantionopolis’i yeniden canlandırmaya çalışıyorlar. İşyerlerine Bizans dönemine ait isimler veriyorlar, Bizans dönemine ait kültür varlıklarını ortaya çıkarıp günlük hayata sokuyorlar. Yani müzelerde sergilenmesi gereken arkeolojik bir mahiyeti olan eski tarihi ve kültürü diriltmeye, güncelleştirmeye çalışıyorlar.

       Mesela İstanbul Üniversitesi Merkez Binası yakınlarındaki Esnaf Hastanesinin (yeni adı Business Esnaf Hospital) hemen yanında Tauri Cafe açılmış. Bu isim şuradan geliyormuş: Roma İmparatoru Teodosius zamanında Beyazıt Meydanının ismi Forum Tauri Meydanı’ymış. Bu, Doğu Roma İmparatorluğunu diriltmek için döşenen taşlardan biridir.

       2010 yılında İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olarak ilan edilmesinin arkası bu bağlamda irdelenmelidir. Batı, 1912’de hazırladığı bir plana göre Anadolu’yu paylaşmak ve İstanbul’u Hong Kong gibi imtiyazlı bir bölge yapmak, İstanbul’u herhangi bir ülkeye ait olmayan uluslararası bağımsız bir kent hâline getirmek istemektedirler.

       1913’te Ralf de Neriet, hazırladığı projesinde şöyle der: “İstanbul Papaya verilecek, Papa buraya yerleşecek. Vatikan İstanbul’a taşınmış olacak.”
Emperyalist Batılılar böyle düşünebilir ve bunun için çalışabilirler; ancak uyanık milliyetperver Türkler, buna izin vermeyecektir.

SİYASİ VE İDARÎ MİLLÎ BİRLİK

       Yahya Kemal, Anadolu, Rumeli ve İstanbul’un fethedilerek fiziksel coğrafyanın vatanlaşması hadisesinden sonra ikinci olarak bu coğrafyada yaşayan Türklerin siyasi, idarî anlamda birleşmesi üzerinde durur. Milletleşme sürecimizde bu, önemli bir hadisedir. Zira uzun süre Anadolu Türklüğü beylikler hâlinde ayrı ayrı idiler ve zaman zaman birbirleriyle uğraşıyor, savaş ediyorlardı. Bu ayrılık ve parçalanmışlık, Türk millî birliğinin en büyük düşmanıydı.

       Vatan coğrafyasının mantıklı bir çerçeve olabilmesi için Anadolu’daki beylikleri ortadan kaldırmak, bütün Türkleri birleştirmek, bir tek devlete bağlı kılmak zaruri idi.
İstanbul’un fethinden 100 sene kadar evvel Rumeli’yi fethetmeye gittiğimizde orada yüzyıllarca önce kavimler göçüyle gelip yerleşmiş olan Peçenek, Kuman, Oğuz ve Vardar Türklerini bulduk. Bu Rumeli Türkleri, Anadolu’dan gelen Müslüman Türk fatihlerini aynı ırka mensup olmaktan dolayı bağırlarına basmışlar ve Müslüman olmuşlardı.

       Böylece Rumeli’nin batısında ve güneyinde büyük bir Türk çoğunluğu ortaya çıkmıştı. Fakat Türklüğün orada devamlı kalabilmesi için Bulgaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Rum beyliklerinin ilhak edilmesi vatan coğrafyasının mantığı icabı gerekliydi. Hem Anadolu’da hem Rumeli’de bu idari ve siyasi ayrılıkların ortadan kaldırılıp tek ve bütün bir Türk devleti, İstanbul’un fethinden sonra gerçekleşti. 
       “İstanbul fethinin en müspet (olumlu) ve en esaslı eseri vatanın yekpareliğidir (bütünlüğüdür)” diyen Yahya Kemal, “Türklüğün millî varlığında en büyük bir iş olan Anadolu beyliklerinin ayrı gayrılıkları ortadan kaldırılıp yekpare bir devlet ve yekpare bir vatan olması da İstanbul Fethi’nden sonradır.

       Böyle olmakla beraber, İstanbul, millî birliği eline almış, mukadder olan şekilde yoğurmuş, Türkiye Türklüğünün üslubunu ve manzarasını yaratmıştır.” (A.g.e., s.75, 76) diye devam etmektedir. Dolayısıyla Yahya Kemal, İstanbul’un fethine idari açıdan da Türk birliğini sağlayan büyük bir hadise olarak bakıyor ve bu bakımdan da fethe büyük bir önem veriyordu. (A.g.e., s.72, 73)

       Yahya Kemal’in bu dikkati, günümüz için de güncelliğini korumaktadır. Zira günümüzde Türk milletinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde yaşayan kısmı, Avrupa Birliği dayatmaları ya da Büyük Ortadoğu Projesi gibi şeytanî planlarla bölünüp parçalanmak, kabile devletçiklere ayrılmak, etnik parçalara bölünmek istenmektedir.

       Türkiye’de eyalet sistemini, federasyon sistemini, başka dilde eğitim, ayrı resmî dil isteyenler, emperyalist Batının planları ve projeleri doğrultusunda Türk milletini eski Anadolu beylikleri döneminden daha kötü duruma döndürmek istemektedirler. 
Yahya Kemal’in siyasi ve idari birlik projesi milletleşme sürecimizi tamamlayan unsurlardan birisidir. Büyük düşünürün bu projesini bugün tahkim etmeli daha da geliştirmeliyiz.

Siyasi ve İdari Birliğimize Kasteden Bir Emperyalizm Planı: O Zaman “Osmanlılık”, Bugün “Türkiyelilik”:

       Yahya Kemal, özellikle Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında Türk fikir ve siyaset hayatını zehirleyen bir olguya dikkat çeker. O da emperyalist Batının nasyonalist projelerine uygun olarak kendini Türk saymayan insanların Türk düşmanlığına dayalı ırkçılık yapmalarına zemin hazırlamaları, saf Türkleri de “Osmanlılık” gibi ucube, kozmopolit bir kavramla oyalamaları, saf Türkler bununla oyalanırken etnik grupların milliyetçiliklerine son gaz devam etmeleridir.

       Yani bir bakıma Türklerin saflıklarının kandırılma ve aldatılma hâline dönüştürülmesi, Yahya Kemal’in gözünden kaçmamış ve bu durumu acı acı irdelemiştir. 
       O zamanın milliyetçileri şöyle diyorlardı: “Tek bir kurtuluş çaresi vardır. Bu memleketin Türkçeyi ana dili olarak konuşan Müslümanları, akıllarını başlarına bir an evvel devşirir de Avrupa’nın bütün uyanan milletleri gibi millî bir lisan (dil), millî bir mektep (okul), millî bir vicdan, millî bir iktisat, millî bir taksim-i amâl (işbölümü) sahibi olurlarsa kurtulurlar.”

       O zamanın Avrupa medeniyetine tapanları, Tanzimat siyasetçileri, bu fikirlere şiddetle karşı çıkıyorlarmış. Türk milliyetçilerinin bu tavrını Tanzimat’tan bir sapma, Osmanlılık birliğini bozma, milliyetçilik yaparak Osmanlının diğer vatandaşlarını ayrılığa teşvik olarak algılıyorlarmış. Halbuki o zaman Rum, Ermeni, Bulgar gibi unsurlar, batılıların tahrikleri ve teşvikleriyle milliyetçilikte alabildiğine ilerlemişler, bağımsız birer millet olma durumuna gelmişler.

       Onların hiçbiri kendilerini Osmanlı kimliğiyle tanımlamıyor; sadece Türkler, kendi Türklüklerini unutarak Osmanlı kabul ediyorlarmış. Yahya Kemal diyor ki: “O zaman bu fikirleri (yani Türk milliyetçiliği) kabul etseydik büyük saltanat (Osmanlı Devleti) içinde biz de bir millet olurduk ve büyük saltanatı daha iyi müdafaa ederdik (savunurduk), müdafaamız kaza ve kader karşısında muzaffer (başarılı) olmadığı takdirde bu kadar kan dökülmezdi, bu kadar perişan olmazdık, varlığı dost ve düşman herkesçe musaddak (kabul edilen) bir millet kalırdık.

       Binnetice (sonuç olarak) gördük ki Tanzimatperest (Tanzimata tapan) siyasilerin harpten (Birinci Dünya Savaşı) evvel zannettiği gibi siyaset-i hariciye (dış politika) nokta-i nazarından (bakımından) bir millet olmak değil, olmamak tehlikeliymiş, eğer harpten evvel ve sonra bizim, tebaa-i Osmaniye (Osmanlı uyruğu) diye bir kapı kulu değil, bir Türk milleti olduğumuz bütün medeniyet âleminde bilinmiş olsaydı İzmir ve Trakya’ya Yunanistan el süremezdi!” (A.g.e., s.90)

       Osmanlının son zamanlarıyla günümüz Türkiye’si arasında o kadar benzer bir durum var ki, tarihin nasıl bu kadar bariz şekilde tekerrür ettiğine insan şaşırıp kalıyor. 
Yahya Kemal’in o zamana ait gözlem, dikkat ve yorumlarıyla günümüz Türkiye’si arasında bir karşılaştırma yapalım ve o zamanın “Osmanlılar”ı ile günümüz “Türkiyeliler”i arasındaki inanılmaz benzerliği görelim:

Yahya Kemal’e göre “Osmanlı” adı, eskiden sadece padişaha bağlı olan memur ve diğer görevlilere verilen bir unvandı. Ancak;
“Tanzimat paşaları, Avrupa'ya o yarım yamalak vukuflarıyla (bilgileriyle), devletin bütün tebeasını (Müslüman veya değil bütün vatandaşlarını) yoğurup yeni bir millet imal etmeye savaştıkları zaman, eserleri olan ucubeye (garip yaratık) bu unvanı (Osmanlılık unvanı) taktılar. Bu mübarek unvanı tabiî Müslümanlar benimsediler, lakin Hristiyanlar üzerlerine bile almadılar.

       Bir Hristiyanın nazarında her Müslüman bir Osmanlıydı. Bezestanda, bir Hristiyana, demin burada kaç kişi vardı, sorunuz, bir Rum, bir Ermeni, bir de Osmanlı vardı, der. Görüşünde asla yanılmaz, görüşü de doğrudur, dini ayrı, mektebi ayrı insanların bir milletten olamayacağını bilâ-şuur (bilinçsizce) bilir.” (A.g.e., s.63)

       O zamanın Tanzimat paşaları, yarım yamalak batıcılık fikirleriyle “Osmanlı” adı altında ne idüğü belirsiz, ucube, yeni bir millet üretmeye çalıştılar. Emperyalist Batının dayattığı bu fikir, Türklerin milliyetlerini çözmeye yönelikti. Zira aynı Batılılar, Türk olmayanlara “siz Türk değilsiniz; Rumsunuz, Ermenisiniz, Sırpsınız, Arnavutsunuz, Arapsınız, şusunuz busunuz” derken ve onların milliyetçiliklerini destekleyip palazlandırırken Türklere de dönüp “Türklüğü bırakın, hepiniz Osmanlı olun, kardeş olun” gibi telkinlerde bulunuyorlardı.

       Fakat sonuç yukarıda Yahya Kemal’in dediği gibi oldu. Türklerden başka Osmanlıyım diyen olmadı. Aynı oyun bugün de aynı emperyalist Batılılar tarafından günümüz Türkiye’sine ve Türk milletine oynanıyor. O zamanın yarım yamalak batıcıları olan Tanzimat Paşaları gibi günümüzün yarım yamalak Avrupa Birliği bilgisi olan bir kısım siyasetçileri de “Osmanlılık”a benzer şekilde bir “Türkiyelilik”ten bahsediyorlar. 
       Batılı emperyalist siyaset mühendisleri, Türklere “milliyetten bahsetmeyin “Türkiyelilikten bahsedin, yoksa ötekilerin milliyet damarını kabartırsınız“ derken; başka kökenden gelen Türk vatandaşlarına:

“Siz Türk değilsiniz; şusunuz busunuz” diyerek onların ırkçılık damarlarını tahrik etmektedirler. “Türkiyelilik” gibi kozmopolit bir ucubeye büyük bir fikirmiş gibi sarılmak da saf Türklere kalıyor.
Yahya Kemal, bu Osmanlılık oyununun nasıl sonuçlandığını şöyle vurguluyor:

       “Âhir (son) zaman ulemasının (âlimlerinin) Osmanlılık hulyasında (hayalinde) bizler, biz Müslümanlar yandık. Son asırda kaybettiğimiz en mühim şey bu millî idraktir. Diğer milliyetler “Osmanlılık” siyasetini bir fırsat saydılar, var kuvveti bazuya vererek bir millî kütle oldular.” (A.g.e., s.64)

       Buna göre günümüzün bir takım saf Türkleri de millî idraklerini kaybederek ve Türklüklerini zinhar ağızlarına almayarak –güya başka kökenden olan insanları gücendirmeyecekler- ama bunun yanında mesela PKK söylemlerini bir demokrasi, insan hakkı, kültürel hak vs gibi görerek ayrılıkçılığa, bölücülüğe nasıl hizmet ettiklerinin farkına varmayacak kadar gaflet içindedirler. 
       Yahya Kemal milliyetçiliğinde bölücülük ve ayrılıkçılık yok, birleştiricilik vardır. Ona göre “Türk milleti” kavramı bütünleştirici bir kavramdır. Nitekim bu meyanda büyük Türk şairi şöyle der:

       “Türk milleti bir dinde ve bir mezhepte olan ve Türkçeyi müşterek (ortak) lisan (dil) telâkki eden (kabul eden), Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut ve Boşnak unsurlarının kurûn-ı vustâ'dan (Orta çağlardan) beri terkibiyle (karışımıyla) vücut bulmuş (meydana gelmiş) bir millettir.

       Bu kütle birdir, ayrılmaz; ancak kendi inkişafını (gelişimini) özler, kendinden olmayan ekalliyetlerin (azınlıkların) cemaat teşkilatını, mekteplerini hür bırakır. 
Seksen senelik bir laf olan "Osmanlılık" siyaseti mütarekeden sonra bütün çehresiyle sırıttı, Hristiyan ekalliyetlerinin bâ-muâhede (anlaşma ile) ayrıldıktan sonra ise yâdı (hatırlanması) bile gülünç olur.” (A.g.e., s.65)

       Bu düşünceler ışığında günümüzde siyasilerin, aydınların, sorumluların ve herkesin tek millet, tek dil, tek vatan, tek bayrak, tek devletten bahsederken özellikle “Türk milleti” kavramına vurgu yapması gerekirken; bazıları “Türkiye’de şu kadar etnik grup vardır, sadece Türk yoktur; şu da vardır bu da vardır, Türk milleti demeyelim, Türkiyeli diyelim” gibi bir söylem geliştirmektedirler.

       Bu söylem, Türk milleti olan millet birliğini etnik kabilelere ayırma ve bu ayrılığı kutsallaştırma ve ülkemizde yeni milletler üretme amacına hizmet etmekten başka bir şey değildir. Türk milletinin üniter yapısında açılmış bir yaradır bu söylem. Bu bağlamda Yahya Kemal’in “Türk milleti” tanımını yeniden ve dikkatle incelemek gerekir.

       Yahya Kemal’in gözlemlerine göre 1903 yılındaki Jöntürklerin Osmanlılık anlayışıyla bugünün Türkiyelilik, İkinci Cumhuriyetçilik, Avrupa Birlikçiliği, Sorosçuluk, bilmem necilik eğilimleri arasında çok benzerlikler görülmektedir. Yahya Kemal’e kulak verelim:

“1903’te Gençtürklük, fikir sahasında hiç, fiil (eylem) sahasında yine hiçti. Fikir sahasında o kadar hiçti ki yeni, müspet (olumlu) bir şey söylemedikten başka gayesi olması iktizâ eden (gereken) eski Kânûn-ı Esâsî (Anayasa) ile de meşgul değildi.

       Gençtürkler'in, politika, diplomasi, hukuk, padişah, millet, vatan ve din etrafında söylediklerini ve yazdıklarını birkaç cümlede hülasa edebilirim (özetleyebilirim): "Hepimiz Osmanlıyız; Abdülhamit zulmetmese Hristiyan tebeamız (vatandaşlarımız) çok iyi vatandaş olurlar; Ermeni katliamını icra eden (yapan) yalnız Yıldız Sarayı'dır, Ermeni meselesi Abdülhamit'le Ermenilik arasında bir mücadeledir. Makedonya meselesi, yine Abdülhamit'in eseridir, Kânûn-ı Esâsî ilan edilse, o da zail olur (ortadan kalkar). Yunan Harbi'nde galip geldiğimiz hâlde, üste Girid'i verdik; Abdülhamit'in cinayetidir. İngiltere Akabe'yi de aldı, Abdülhamit'in idaresi yüzündendir. 1877’den beri ne kaybettikse hep onun belasıdır.

       İngiltere hayırhâhımızdır (iyiliğimizi isteyen kurtarıcımız). Türkiye'de Kânûn-ı Esâsî taraftarıdır. İstanbul'da hür bir idare istiyor, hürriyeti ilan edersek ve İngiltere ile dost olursak vatanımız kurtulur; bütün Osmanlı tebeası (vatandaşları) kardeş ve kanun nazarında müsâvî (eşit) olmalıdır.” 
       Şimdi o zamanki Jöntürklerin bu söylemini günümüzdeki “Türkiyeliler!”in, demokratik çözümcülerin, sınırsız özgürlükçülerin, sivil anayasacıların, İkinci Cumhuriyetçilerin, Avrupa Birliği işbirlikçilerinin söylemlerine tercüme edelim, onların da Jöntürklerden farklı düşünmediklerini görürüz. Aralarındaki bu söylem birliği çok enteresan. Bakalım günümüz kozmopolit Türkiyelileri ne diyor:

       "Hepimiz Türkiyeliyiz; devlet zulmetmese filan kişiler çok iyi vatandaş olurlar; Ermeni katliamını yapan yalnız Osmanlı Devleti’dir, Ermeni meselesi Osmanlı Devleti’yle Ermenilik arasında bir mücadeledir. Tarihimizle yüzleşelim ve Osmanlı Devleti, Ermenileri kesti diyelim, atalarımızın katil olduğunu kabul edelim olsun bitsin.

       Onların suçundan bize ne. Hem biz Osmanlının suçuna niye ortak olalım, Osmanlı ayrı, Türkiye ayrı devletlerdir. Şu meselesi bu meselesi, yine devletin eseridir, özgür, sivil, Avrupa Birliği talimatlarına uygun bir anayasa ilan edilse, Türkçeden başka resmî diller, eğitim dilleri olsa, ayrı milletler yaratılsa o da ortadan kalkar.

       Avrupa Birliği ve Amerika hayırhâhımızdır (iyiliğimizi isteyen kurtarıcımız) ve Türkiye'de sivil özgürlükçü anayasa taraftarıdır. Ankara’da özgür ve demokratik çözümcü bir idare istiyor, her türlü özgürlüğü ilan edersek, Avrupa Birliği ve Amerika ile dost olursak hatta onların emrine girersek vatanımız kurtulur; bütün Türkiyeli insanlar kardeş ve kanun nazarında müsâvî (eşit) olmalıdır.”

       “Türkiyeli” aydın ve siyasetçi esnafının yazı ve konuşmalarına dikkatle bakın, Yahya Kemal’in bahsettiği emperyalist Avrupalıların bir bakıma sözcüsü olan Jöntürklerle aynı oyuna geldiklerini, yukarıdaki günümüze uyarlanmış ifadelerinde olduğu gibi ezberlerini sürekli tekrar edip durduklarını görürsünüz.

       Yahya Kemal, kendi zamanındaki millî ruha sahip olanlarla milliyetini kaybetmiş ve başka kökenden ırkçıların oyuncağı ve paspası olmuş kozmopolit Türkler arasındaki farkı çok belirgin bir biçimde ortaya koyuyor. O zamanın Osmanlıcı, adem-i merkeziyetçi kozmopolitleriyle günümüz Türkiyeli kozmopolitlerinin birbirlerine ne kadar benzediklerini Yahya Kemal’den yapacağımız şu alıntıyla pekiştirelim:

       “Lâ-millî (millî olmayan) ve adem-i merkeziyet (eyaletlere bölünmek, federatif sistem, kabile devletçiklere ayrılmak, mahallî idarelere ayrıcalıklar tanımak) fikirlerinin arkasında ise ya Yunanistan’ı, ya Bulgaristan’ı, ya Sırbistan’ı özleyenler veyahut da bir Arnavut, bir Arap, bir Ermeni, bir Kürt istiklali (bağımsız devleti) tahayyül (hayal) edenler bulunduğu için, bu cephenin Türklere göre ahlakî mahiyeti er geç çürümeye mahkûmdu. İçinde bulunan Türkleri de çürüteceği muhakkaktı.” (A.g.e., s.207)

       Bugün Türk düşmanı etnik köken ırkçıları arasında ümmetçilik adına bulunan dindar Türklerin; enternasyonalizm adına yer alan komünist Türklerin nasıl çürüyüp gittiğini, o ırkçılara hizmet ettiklerini, ondan öte bir varlık gösteremediklerini hazin bir şekilde izlemekteyiz.

KÜLTÜREL UNSURLARIN OLUŞTURDUĞU BİRLİK

       Ortak değerler etrafında buluşmuş bir Türk milletinin oluşumu, ortak bir millî kültürle mümkündü



Bu yazı 248 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI