Bugun...


Prof. Dr. Nurullah ÇETİN


Facebookta Paylaş









ÇELEBİ ÖZTÜRK'ÜN "ÖĞRETMEN" ADLI ÖYKÜSÜ ÜZERİNDE BİR İNCELEME
Tarih: 31-07-2017 08:46:00 Güncelleme: 31-07-2017 12:27:00


Çelebi Öztürk (1963-):

 

ÖĞRETMEN

 

       Kendisini boşluğa bırakmaya hazırlanan biri gibi hissediyordu. Gözlerini açmaya çalıştı, yapamadı. Neredeyim, ne oluyor, diye düşündü. Ayağa kalkarak odada gezindiğini hissetti. Kollarını oynatmaya çalıştı başarılı olamadı. Gerçekle düş arası, gözünün önünden gidip gelen karartılar vardı. Sanki odanın içinde biri yürüyormuş gibi geldi. Ses var mı, yok mu, diye kulak kabarttı. Aslında olmayan bir şeyi hissediyordu. Ona birisi kötülük yapmaya çalışıyordu ama nedenini bilemiyordu. Anlayamadığı bir girdabın içinde dönüp duruyordu. Biri, ona ya şaka yapıyordu ya da elini kolunu bağlamış kendisinden intikam almaya çalışıyordu. Onun kimseye bir kötülüğü dokunmamıştı ki. Bunu neden yapsınlar, diye düşündü. Hayır! Başka bir şey vardı. Ne olduğunu anlamaya çalıştı. Hafızasını yokladı. Hiç bir şey düşünecek durumda değildi. Hafızasında bulanıklık hissediyordu.

       “Baba!” Diye bir ses işitti. Bu ses Gülnihal’in sesinden başkası değildi.

       “Kızım!” Dedi. Hayır! Aslında ağzını açamadı. Dudaklarını oynatmaya çalıştı, nafile. Kızı da yanında değildi. Halüsinasyon görüyordu. Gülnihal annesinin yanındaydı. Kim bilir dedesi ve ebesiyle birlikte neler yapıyordu şimdi? ”Ölüyorum galiba!” Diye düşündü. “Canım kızıma doyamadan gideceğim!” Neler düşünüyordu öyle? Ölüm de nereden çıkmıştı şimdi? Bunları düşünmemeliydi. Hem niye ölsün ki durup dururken? Bunun için bir neden var mı? Ruhunu sarsan bu düşüncelerden kurtulmalıydı. Hiçbir şey düşünmemeliydi. Göz kapaklarını sıktı. Açarsa, sanki aynı düşüncelerle yüz yüze gelecek ve çıkmaz bir sokakta yolunu şaşıracakmış gibi ürperdi. 

       Öğretmen olarak göreve atandığı ilk günü hatırlamaya çalıştı. Hem çok heyecanlı hem de korkuyordu. Akdağmadeni ilçesinde bir köy ilköğretim okuluna tayini çıkmıştı. Yozgat’a bağlı küçük ve şirin bir ilçe olduğunu söylüyorlardı ama endişeliydi. Arkadaşlarından bilgi almaya çalışıp durmuştu. On beş gün içinde gidip görevine başlaması gerekiyordu.  

       Akdağmadeni ilçesine yaptığı ilk yolculuğu bulanık zihninde gidip geliyordu. Yol boyu, “Ne kadar uzakmış. Git git bitmiyor!” Diye düşünmekten kendini alamamıştı. Durmadan çevreyi izlemişti: Karın beyaz örtüsü altındaki yeşil çam ağaçlarını, ormanı, bakir tarlaları, dağları, tepeleri… Dağda tek kalmış ağaç gibi kendisini yalnız hissediyordu! Yolculuğu sıradan bir yolculuk değildi. İdealist bir genç olarak Anadolu’nun ücra bir köşesinde göreve başlayacak olmanın heyecanını yaşıyor olsa da biraz ürkekti. Yol bitmek bilmiyordu, uzadıkça uzuyordu.      

       Otobüs bir benzinlikte mola vermişti.    

       “Ağabey servis gelip alacak. Burada bekleyin” demişti muavin.   

       On beş dakika kadar bekledikten sonra gelen bir minibüsle bu küçük ilçeye doğru yola çıktığını bugünkü gibi hatırlıyordu. Bundan böyle hayatını geçireceği ilçeye doğru yavaş yavaş yol alıyordu. Nasıl bir yerdi? İnsanları nasıldı? Onu nasıl bir yaşantı bekliyordu? Açıkçası çok endişeliydi.     

Dağların arasından kıvrıla kıvrıla aşağıya doğru iniyordu yol… Doğu’ya hiç gitmemişti. Coğrafyasını hiç görmemişti. Tayininin çıktığı ilçe, İç Anadolu Bölgesi’nin sınırları içinde kalıyordu ama o, sanki Doğu Bölgesinde yol alıyormuş hissine kapılmıştı! Sivas’a yakın olduğunu söylemişlerdi. Bölge, Doğu Anadolu’yu andırıyordu. Doğu’ya doğru gidildikçe coğrafyanın sarp, engebeli ve kayalıklı bu görüntüsü karşısında ürpermişti. Bu dağlık, tepelik, sarp coğrafyanın arasından kıvrılan yol, yeşil çam ormanının insan ruhunu rahatlatan şûh güzelliğiyle bütünleşiyordu.

       Egzotik, büyüleyici bir yapısı vardı manzaranın. Hikâyesi Anadolu’da geçen Türk filmlerinin kurgusunu düşündü. Kim bilir bu vahşi dağlarda ne olaylar yaşanmıştı!

       Minibüs yavaşlayıp sağa dönerek, “Hoş geldiniz” yazılı bir kemerin altından geçip taşlı yolda ilerlemeye başlamıştı. Karşıdan görünen dağların sarı ve yeşil renklerle kucaklaşan büyüleyici görüntüsü, egzotik havasını, bu kente yabancı olan herkese hissettiriyordu. İlçenin dört yanı dağlarla çevriliydi.     

       Eski Anadolu kasabalarında yaşanan sürgün hadiselerini düşündü.      

       Birden iç dünyasında bir rahatlama hissetti ve gevşedi. Düşünce yoluyla da olsa güzel manzaranın insanı rahatlatan büyülü atmosferine kapılarak hülyalara daldı! O anı yeniden yaşıyor gibiydi.

       Genzinde yanma hissi vardı. Kesik kesik öksürdü. Mide bulantısından geğirip duruyordu. Kusmak istedi, yapamadı. Odanın içerisi karanlık gibiydi. Işığı açtığını çok iyi hatırlıyordu. Ayağa kalkmalıydı. Mutfağa geçmeli ve dünden kalan pilavı yiyerek açlığını bastırmalıydı. Sonra dersine çalışacaktı. Öğrencileri onu bekliyordu. Öğrencilerinin öğrenme arzusunu gözlerinden okuyordu. Çocuklar okumak ve öğrenmek istiyorlardı ama ne aileleri ne de açıkçası diğer öğretmenlerin pek umurunda değildi. Öğrencilerini seviyordu. Hayatın ne kadar zor ve acımasız olduğunu, bu acımasız ve gaddar hayatın içinde bir yerlere tutunabilmek için iyi bir eğitim almak gerektiğini öğrencilerine anlatıyordu.     

       Göreve başlayalı bir ay olmuştu. Annesi, babası, çok sevdiği karısı ve kızı Gülnihal memlekette kalmışlardı. İnsanları tanıyacak, çevre edinecek, eğer burayı severse evini getirecekti. Şimdilik iki odalı küçük bir ev tutmuştu. Ev bakımsız olmasına rağmen iyi ısınıyordu. Sobayı, evin küçük odasına kurmuştu. Kendisine yetiyordu. Burada yatıyor, yemeğini ve banyosunu da burada yapıyordu. Çünkü evin ne mutfağı, ne de banyosu vardı. Odanın bir köşesinde eski köy evlerinden kalma banyoluk vardı.

       Köy fakirdi. Zengin sayılan birkaç ailenin birer traktörü, sekiz on davarı, birkaç ineğinden başka şeyleri yoktu. Muhtar, eskiden köylerinin zengin olduğunu söylemişti. Hükümetlerin tarım politikaları yüzünden çiftçilik yapamayacak duruma geldiklerini, tohum, gübre, ilaç ve mazot gibi tarım girdilerindeki fiyatlar artınca zarar ettiklerini ve tarlalarını ekemedikleri için geçinemediklerini yana yakıla anlatmıştı. Özellikle kalabalık aileler çok perişan olmuş! Devlete olan borçlarını ödeyememişler. Faizler katlanıp borçları artınca tarlalarını satıp büyük kentlere göç etmişler. Bu yüzden köyün nüfusu çok azdı.

       Bir gün internette gezinirken ilginç bir yazı dikkatini çekmişti. Yazıda; fakir köy okullarına yardım etmek isteyen zengin bir işadamından söz ediliyordu. İşadamı, okulların ve öğrencilerin ihtiyaçlarını temin ediyordu. Adresini ve telefon numarasını vererek, ihtiyacı olan okulların işadamı ile irtibata geçmeleri istenmişti. Heyecanla işadamını aramış ve görev yaptığı köydeki okulun durumunu anlatarak yardım istemişti. Görüştüğü kişi işadamının sekreteriydi. Konuyu inceleyeceklerini ve kendisine döneceklerini söylemişti. Açıkçası umutsuzdu. Ancak bir hafta sonra hiç beklemediği bir anda telefon geldi: Okula yardım etme kararı alınmıştı. Sekreter, okulun adresini alarak birkaç gün içinde yardımı göndereceklerini söylemişti.

       Yardım arabasının başında Gülden isimli genç bir bayan vardı. Gelen kolileri sınıfa heyecanla taşımışlardı. Gülden Hanım, eli yüzü kirli, sümüklü çocukları hiç tiksinmeden öperek, saçlarını okşayarak, kendi elleriyle giyindirmiş, defter, kitap, silgi vermişti. Buna hem çok şaşırmış hem de sevinmişti.

       Okul Müdüründen habersiz yapılan yardım, onu çok kızdırmıştı. Aslında buna bir anlam verememişti. Nihayet okula yardım yapılmasını sağlamıştı. Müdür Bey’in sevinmesi ve kendisine teşekkür etmesi gerekiyordu ama beklemediği bir tepkiyle karşılaşmıştı. Bu okula yıllardır böyle bir yardım yapılmamıştı. Hiçbir öğretmen böyle bir düşünce içinde olmamıştı. Okulun kütüphanesi yoktu. Bu da öğretmenlerin umurunda bile değildi. Zaten okula başladığının ilk günü öğretmenlerin ne kadar boş olduğunu hayretler içinde görmüştü! Bunların öğrencilerine verebilecekleri bir şey yoktu. Buna çok üzülmüştü. Çocukların defter, kitap ve giyim ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, ilk işi kütüphane kurulması için çalışmak olacaktı. Hatta bunun için görüşmeler yapmış, sözünü almıştı.

       Ayağa kalkmalıyım, diye düşündü. Başında müthiş bir ağrı vardı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Hasta mıydı? Bacaklarını oynatmaya çalıştı. İstediği olmuştu. Bacağını somyadan aşağı sarkıttı. Sonra kendini yavaşça kaydırdı ve tutunarak ayağa kalktı. İşte başarmıştı. Hiç bir şeyi yoktu. Ne olabilirdi ki? Üşütmüş olmalıydı. Vücudundaki kırgınlık ve kas ağrıları bu yüzden olabilirdi. Başının böyle döndüğünü hiç hatırlamıyordu. Dünya etrafında dönüyor gibiydi. Kolunu kaldırmak istedi, başarılı olamadı. Sendeledi ve yüz üstü yere düştü. Burnu kırılmış olmalıydı! Öyle şiddetli bir kanama vardı ki. Çarpmanın şiddetiyle alnı yarılmış, kan akmaya başlamıştı. Dişinin kırıldığını hissedemeyecek kadar kötü durumdaydı. Başı ağrıyordu. Kalkıp bir ağrı kesici almalı ve yemeğini yemeden yatmalıydı. Sabaha kadar iyileşmesi gerekiyordu. Tam olarak iyileşemese bile en azından öğrencilerine dersini anlatacak durumda olmalıydı.    

       Yeniden Gülnihal’in sesini işitir gibi oldu: “Babacığım ben de öğretmen olmak istiyorum.” Tebessüm etti. Aslında yüzü gerilmişti. Parmaklarını oynatmaya çalıştı. Ancak bu gücü kendisinde bulamadı. Sınava girdiği günü hatırladı: Böyle soğuk bir kış günüydü. Sınavdan iyi bir puan almıştı. Ancak hemen atanamamıştı. Bunun için neden beş yıl beklemek zorunda kaldığını anlayabilmiş değildi.

       Her atama döneminde kuraların çekileceği salona heyecanla gidiyor ve her seferinde hüzünlü bir şekilde eve dönüyordu. Annesi, babası, karısı ona hep destek olmuşlardı. İyi bir aileye sahip olduğu için şanslıydı. Beş yıl boyunca ayakkabı boyacılığından tut da, hamallıktan, inşaat ve temizlik işçiliğine, pazarlarda limon ve maydanoz satmaya kadar yapmadığı iş, çalmadığı kapı kalmamıştı. Bir seferinde kendisi gibi atanmayı bekleyen bir arkadaşı şöyle demişti: “Parayla atama yapıldığını duydum!” Yok, daha neler! Devlet böyle bir şey yapar mı? Devlet, vatandaşları arasında dil, din, mezhep, siyasi düşünce ayrımı yapar mı? Ben inanmıyorum. Devlet böyle bir şey yapmaz, demişti.

       Ancak neden yurt açılmadığına da akıl erdiremiyordu. Öğretmenlerin kalabileceği ucuz ve temiz yurtlar yapılsa iyi olmaz mı? Böylece öğretmenler rahat eder. Kafaları dinç olur. Sağlıklı düşünen insan verimli olur. Devletin işine akıl sır ermiyordu doğrusu!    

      Sarhoş gibiydi. Aşırı derecede yorgunluk hissi ve kulak çınlaması vardı. Kulak çınlamasının nedenini anlayamadı. Düşünceleri sağlıklı değildi. Şiddetli bir göğüs ağrısı vardı ve kalbinde çarpıntı hissediyordu. Ayrıca vücudunda uyuşma hissi vardı. Galiba kalp krizi geçiriyorum, diye düşündü. Göz kapaklarını aralamaya çalıştı; gördüğü her şey bulanıktı.

       Dışarıda şiddetli lodosun sesini işitebiliyordu. Ürkütücü bir ses vardı. Lodosun etkisiyle birbirine çarpan dalların çıkardığı ses onu korkutmuştu. Çocukken de korkardı.

       Okul Müdürünün yaptığı kabalık aklına gelince canı sıkıldı. Çok kaba, terbiyesiz bir adam, diye düşündü. Kendisine nasıl hitap etmişti öyle; “Lan burası benim okulum! Benden habersiz tuvalete bile gidemezsin!” Bu kabalığının hesabını bir gün soracaktı. Niye böyle davrandığını daha sonra anlamıştı tabii. Köy Muhtarı, ilçe Kaymakamı’na giderek okula yapılan yardım hakkında bilgi vermiş, kendisini de abartılı bir şekilde övmüştü. İlçenin ilköğretim okuluna böyle bir yardım ilk kez yapılıyordu.

       Üstelik yeni atanan bir öğretmenin çabasıyla gerçekleşen bu yardıma Kaymakam duyarsız kalmamış ve okula kadar gelerek öğretmenler odasında kendisinden övgüyle söz etmiş ve takdirname vermişti. Diğer öğretmenlerin hiçbiri bundan hoşnut olmamışlardı. Tabii başta okul Müdürü bu olaya çok sinirlenmiş ve kızgınlığını da açıkça belli etmekten çekinmemişti. Okulda istenmeyen öğretmen ilan edilmişti.

       Karnındaki ağrı şiddetini gittikçe artıyordu. Dayanılacak gibi değildi. Eve gelene kadar gayet iyiydi. Hatta sobayı yakıp yatana kadar bir şeyi yoktu. Bir saat dinlendikten sonra kalkıp yemeğimi yer, sonra dersime çalışırım, diye düşünüyordu. Ama vücudunda aniden gelişen bu ağrılar bütün planını alt üst etmiş, hatta ne olduğunu anlayamadan kendini bir girdabın ortasında dönerken bulmuştu.     

       Dersime çalışmalıyım. Öğrencilerime söz verdim; yarın Atatürk’ü anlatacağım, diye mırıldandı. Aslında mırıldandığını zannediyordu. Düşünceden başka bir şey değildi bu.

       Düştüğü yerde, sessiz ve hareketsiz aynı pozisyonda yatıyordu. Güçlükle nefes alıyordu. Kan dolaşımı zayıflamıştı. Şiddetini artıran lodosun sesine karşı duyarsızdı.

       Kapının altından giren lağım faresi yanına kadar gelip durdu: Dikkatli bir şekilde baktı. En küçük bir harekette fırlayıp kaçacaktı ama hiçbir hareket yoktu. Elinin üzerine çıktı. Kolundan sırtına kadar geldi, sonra kafasına doğru yürüdü. Orada bir müddet kaldı. Geri döndü, kolundan inerek parmaklarının ucunda birkaç saniye bekledi. Usul usul parmağını ısırmaya başladı. Tepki yoktu.

       Sonra hızla geldiği gibi kapının altından çıkıp gitti. Herhalde diğer fareleri çağırmaya gitmiş olmalıydı! Hâlbuki o, fareden çok tiksinir ve hiç sevmezdi. Fareye tepki göstermesi gerekirken bunu yapamadı. Vücudundaki tüm sistemlerin yavaş yavaş bozulmaya başladığının farkında değildi. Parmaklarını oynatır gibi oldu, sonra o hareket de kayboldu. Artık hiçbir şey göremiyor ve işitemiyordu. Göz kapakları yavaş yavaş kapanırken, gözünden akan bir damla yaş kilimin üzerine düştü. Nabız çok zayıf ve kalp atışları da duyulamayacak kadar zayıflamıştı.   

       Lodosun etkisiyle sobanın altından ve üstünden puflayarak çıkan duman odanın aydınlığını tamamen kapatmıştı!

 

HİKÂYENİN TAHLİLİ

 

*Anlatıcı ve Özellikleri: Hikâyeyi anlatan kişi, gözlemci anlatıcıdır. Anlatıcının tutumu nesneldir. Aktarma yöntemi anlatmadır.

 

*Konu: Evrensel olup, haksız muameledir.

 

*İzlek

 

-Temel İzlek: İyi, güzel, faydalı ve olumlu iş yapan insanlar, kıskanılmadan ve gurur meselesi yapılmadan takdir edilmelidir.

 

-Yan İzlekler:

-Devlet, eğitime çok önem vermelidir.

-Devlet, eğitimcileri korumalı ve değer vermelidir.

-Devlet, köylüyü, çiftçiyi koruyup kollamalıdır, tarım maliyetlerini azaltarak köylünün tarlasından kazançlı verim almasını sağlamalıdır.

-Zenginler, fakirlere yardım etmelidir.

 

*Zaman:

 

*Nesnel Zaman: 2008 yılı

 

*Vaka Zamanı:

 

-Yaşatılan Güncel Zaman: Yaklaşık 2 saatlik bir süredir. ”Eve gelene kadar gayet iyiydi. Hatta sobayı yakıp yatana kadar bir şeyi yoktu. Bir saat dinlendikten sonra kalkıp yemeğimi yer, sonra dersime çalışırım, diye düşünüyordu.”

 

-Hatırlatılan Zaman: Geriye dönük olarak hatırlatılan zaman, 5 yıllık bir süredir. ”Göreve başlayalı bir ay olmuştu.”, “Sınava girdiği günü hatırladı: Böyle soğuk bir kış günüydü. Sınavdan iyi bir puan almıştı. Ancak hemen atanamamıştı. Bunun için neden beş yıl beklemek zorunda kaldığını anlayabilmiş değildi.”

 

-Anlatma Zamanı: 2008 yılı.

 

*Mekân:

 

-Açık Mekânlar: Yozgat Akmağdeni ilçesi ve ona bağlı bir köy. Açık mekân tasvirleri var. ”Karın beyaz örtüsü altındaki yeşil çam ağaçlarını, ormanı, bakir tarlaları, dağları, tepeleri… Yol bitmek bilmiyordu, uzadıkça uzuyordu.” “Dağların arasından kıvrıla kıvrıla aşağıya doğru iniyordu yol… Tayininin çıktığı ilçe, İç Anadolu Bölgesi’nin sınırları içinde kalıyordu ama o, sanki Doğu Bölgesinde yol alıyormuş hissine kapılmıştı! Sivas’a yakın olduğunu söylemişlerdi. Bölge, Doğu Anadolu’yu andırıyordu. Doğu’ya doğru gidildikçe coğrafyanın sarp, engebeli ve kayalıklı bu görüntüsü karşısında ürpermişti. Bu dağlık, tepelik, sarp coğrafyanın arasından kıvrılan yol, yeşil çam ormanının insan ruhunu rahatlatan şûh güzelliğiyle bütünleşiyordu.

Egzotik, büyüleyici bir yapısı vardı manzaranın.”  

 

-Kapalı Mekânlar: Öğretmenin kaldığı ev. Kapalı mekân tasvirleri de var. “Şimdilik iki odalı küçük bir ev tutmuştu. Ev bakımsız olmasına rağmen iyi ısınıyordu. Sobayı, evin küçük odasına kurmuştu. Kendisine yetiyordu. Burada yatıyor, yemeğini ve banyosunu da burada yapıyordu. Çünkü evin ne mutfağı, ne de banyosu vardı. Odanın bir köşesinde eski köy evlerinden kalma banyoluk vardı.”    

 

*Kişiler Kadrosu:

 

-Merkezî Kişi: Öğretmen.

 

*Tipler:

 

*Ülkücü (idealist) Öğretmen: Hikâyede yoğun olarak, görevini, öğrencilerini seven, öğrencilerinin iyiliği ve başarısı için her türlü zahmete ve fedakârlığa katlanan, iyiliksever öğretmen tipi işlenmiştir.

 

*Kıskanç ve Bencil İdareci: Okul müdürü, kendisinin yapmadığı ya da yapamadığı bir iyiliği, öğrencilere yardım işini memuru durumunda olan öğretmenin yapmış olmasını gururuna yedirememiş, onu kıskanmış ve kaba saba davranmıştır. Bu terbiyesiz müdür, öğrencilere yardım işini gerçekleştiren öğretmene: “Lan burası benim okulum! Benden habersiz tuvalete bile gidemezsin!” diye hitap etme edepsizliğini göstermiştir.

 

*İyilik ve Başarıyı Takdir Eden Yönetici: İlçe kaymakamı, öğretmenin öğrencileri için maddi yardım işini başardığı için o öğretmene duyarsız kalmamış ve okula kadar gelerek öğretmenler odasında kendisinden övgüyle söz etmiş ve takdirname vermiştir.

 

-Hatırlatılan Kişiler: Öğretmenin annesi, babası, kızı Gülnihal, köy muhtarı, iş adamı, sekreter

 

*Kişilerin Bedensel Boyutlarının Sunumu: Yok.

 

*Kişilerin Ruhsal Boyutlarının Sunumu:

 

-İç Çözümleme:

“Ona birisi kötülük yapmaya çalışıyordu ama nedenini bilemiyordu. Anlayamadığı bir girdabın içinde dönüp duruyordu. Biri, ona ya şaka yapıyordu ya da elini kolunu bağlamış kendisinden intikam almaya çalışıyordu. Onun kimseye bir kötülüğü dokunmamıştı ki.”

 

-İç Konuşma:

“Yol boyu, “Ne kadar uzakmış. Git git bitmiyor!” Diye düşünmekten kendini alamamıştı.”

“Dersime çalışmalıyım. Öğrencilerime söz verdim; yarın Atatürk’ü anlatacağım, diye mırıldandı. Aslında mırıldandığını zannediyordu. Düşünceden başka bir şey değildi bu.”

 

-İç Söyleşme:

“Baba!” Diye bir ses işitti. Bu ses Gülnihal’in sesinden başkası değildi.

“Kızım!” Dedi. Hayır! Aslında ağzını açamadı. Dudaklarını oynatmaya çalıştı, nafile. Kızı da yanında değildi. Halüsinasyon görüyordu. Gülnihal annesinin yanındaydı. Kim bilir dedesi ve ebesiyle birlikte neler yapıyordu şimdi? ”Ölüyorum galiba!” Diye düşündü. “Canım kızıma doyamadan gideceğim!” Neler düşünüyordu öyle? Ölüm de nereden çıkmıştı şimdi? Bunları düşünmemeliydi.”

“Yeniden Gülnihal’in sesini işitir gibi oldu: “Babacığım ben de öğretmen olmak istiyorum.” Tebessüm etti.”

 

*Birbirine Zıt Kişilikler:

-İyiliksever öğretmen - Kıskanç müdür

 

*Kurgusal Yapı Özellikleri:

 

*Hikâyenin Adı: Ülkücü, iyiliksever, fedakâr öğretmen kişiliğini ve tipini öne çıkarmak, öğretmenin önemine ve değerine dikkat çekmek için bu ab verilmiştir.

 

*Olay Unsuru: Hikâyede 10 adet metin halkası yani olay vardır:

1. Öğretmenin akşam eve geldiğinde başının dönmeye başlaması,

2. Öğretmenliğe atandığı ilk gün ve sonrasında yaşadıkları,

3. Öğretmenlik görevi için Akmağdeni ilçesine yaptığı yolculuk,

4. Öğretmenin evinde yaşadığı mide bulantısı ve baş ağrısına geri dönüş,

5. Bir ay önce öğretmenlik görevine nasıl başladığı,

6. Zengin iş adamının okula ve öğrencilerine yardım etmesi,

7. Okul müdürünün bu yardım işine kızması,

8. Öğretmenin evinde yüz üstü yere düşüp burnunun kırılması,

9. Öğretmenin atanmadan önce 5 yıl boyunca çeşitli işlerde çalışması,

10. Ölmesi.

 

*Ana Düğüm: Öğretmenin sonunun ne olacağı.

 

*Hikâyenin Sonu: Trajiktir.

 

*Metinlerarası İlişkiler: Yoktur.

 

*Dil Özellikleri: Sade, anlaşılır, dilbilgisi kurallarına uygun, açık bir dil kullanılmıştır. Yabancı dil unsurlarına yer verilmemiş. Dil sapmaları görülmüyor.

 

*Üslup Türleri: Hikâyede ağırlıklı olarak dramatik, Eleştirel ve Nesnel tasvir üslubu kullanılmıştır.

 

*Başat Öge: Hikâyede ön planda olan temel unsur olaydır. Bu bir olay hikâyesidir.

 

*Hikâyenin Kaynağı: Hikâyenin çıkış ve hareket noktasını oluşturan temel kaynak: Gözlem, yaşantı, dinleme olabilir.

 

*Edebî Türlerle İlişkisi: Hikâyede Realizm akımının etkisi vardır.

 

*Tarihe Tanıklık: Hikâye, yazıldığı dönemin sosyal, siyasi, kültürel tarihine tanıklık ediyor.

 

*Hikâyenin, okuyucu üzerinde bıraktığı etki: Düşündürmedir.

 

*Yapısı Bakımından Hikâyenin Türü: Klasik Hikâye

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



Bu yazı 2593 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI