escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...


Prof. Dr. Nurullah ÇETİN


Facebookta Paylaş









ÇOK KİTAP OKUMA, KAFAYI ÜŞÜTÜRSÜN!
Tarih: 01-07-2018 11:34:00 Güncelleme: 01-07-2018 11:34:00


       Çocukluğumda çevremden çokça duyduğum 2 cümle vardı: “Çok okuma kafayı üşütürsün.” “Kur’an’dan başka kitap okumak dinsizliktir, şeytan işidir.” Bu cümlelerin asıl sahipleri, kendileri çok okuyan İsraillilerin Türkiye’deki akrabaları idi. Türkler uyanmasınlar, bilgilenip bilinçlenmesiler, hep cahil kalsınlar, ona buna maraba, köle, sömürge olsunlar diye biz saf Türk ahaliye belletmişlerdi.

       Enformatik cehaletin modern köleleri, cehalete övgünün modern bir türevini bugün bir kampanya halinde yürütüyorlar. İsraillilerin Türkiye’deki akrabalarının ürettiği bir cümleyi, şimdi parti fanatiği ve lider fetişisti bazı mankurt Türkler, bir siyaset dahisi! olarak tekrarlıyorlar ve diyorlar ki: “Aman kahvehanelere kitap girmesin! Oralar, Türk milletinin sigara dumanları ve tavla şakırtıları altında çürüyüp gideceği bir mezbele olarak kalsın!”

       Bu güruh arasında akademisyen, siyasetçi, milliyetçi, ulusalcı, Atatürkçü, liberal etiketli şu parti bu parti tellalı milliyeti meşkuk bazı gizli Türk düşmanları da var.

       Bunlar, 1950’li yılların sonuna kadar Beyazıt’ta bir nevi ‘kültür merkezi’ olarak hizmet veren Küllük kıraathanesini, 1958’de Küllük Kıraathanesi yerine açılan ve 1984 yılında kapanan Marmara kıraathanesini bilmezler.

       Küllük Kıraathanesinde Reşat Nuri, Yahya Kemal, Peyami Safa, Necip Fazıl, Neyzen Tevfik, İlhan Berk, Mehmet Kaplan, Orhan Veli, Cahit Sıtkı ve daha nice aydın, yazar, şairin burayı serbest bir akademiye çevirdiklerini de bilmezler.

       Bu büyük Türk aydın ve bilim adamları hem üniversiteye, hem kütüphaneye, hem kültür merkezlerine, hem de kıraathaneye giderlerdi. Hiçbiri de üniversite, okul, kütüphane, kültür merkezi varken kıraathanede kültüre, bilime, sanata, kitaba ne gerek var demediler.

       Ama bizim Türkleri mankurtlaştırma memuru olan ultra modern şaklabanlar feveran halinde bağırıyorlar: “Aman kahvehanelere kitap sokmayın.”

       İsraillilerin Türkiye’deki akrabaları, İslamcıların, Milliyetçilerin, Ulusalcıların ve her partinin içinde cirit atıyorlar. Hepsinin görevi tek ve ortak. O da Türkleri uyandırmamak, Türklerin cahil kalmasını sağlayıcı önlemler almak, Türkleri bölüp parçalamak ve birbiriyle kavga ettirmek.

       Millî Mücadele döneminde, Kuva-yı Milliyeci, istiklalci, milliyetçi Türklerin buluşma yerlerinden biri olan İkbal Kıraathanesini de bilmezler. Yusuf Ziya Ortaç’ın ‘akademi’ olarak tanımladığı bu mekânı Orhan Kemal, Ahmet Haşim, Mustafa Nihat Özön, Osman Cemal Kaygılı, Fuad Köprülü, Orhan Seyfi Orhon, Celal Sahir ve Ömer Seyfettin gibi yazar ve edebiyatçıların kültür, sanat akademisi haline getirdiğini de bilmezler.

       Kendileri bilmediği için, kendileri cehalet gayyasında yüzdüğü için, Türk milletinin de kendileri gibi cahil kalmasını istedikleri için şeytan işi güncel politik alavere dalavere tezgâhının bir unsuru olarak görev üstlenmeyi “aydın” olmak zannediyorlar. Hiç uğraşmayın Türk milletinin vicdanı olan sahih münevver Türk aydınları, karanlık aydın şirretliklerine meydan bırakmaz.

       Bunların aldatmasına, kandırmasına, iğvasına kapılan bazı saf Türk ahali de Yahya Kemal’in “Türkiye'nin bir kahve medeniyeti var.” sözünü duymadığı, okumadığı gibi onun şu alttaki yazısını da okumamıştır. Zira efendileri onlara kitabın ne kadar tehlikeli, göze ve beyne ne kadar zararlı bir şey olduğunu öğretmişlerdir.

 

Yahya Kemal’in nefis yazısı şöyle:

“DEFTERDAR’DA SEMAİ KAHVESİ

       Defterdar'da semâ'î kahvesine gittik. Caddeden denize giden büyük meydan, saz ve sesle dolu. Ağaçlardan al al bayraklar sarkıyor. Semâ'î kahvesi bu muhitin göbeğinde. Kahvenin önünde, ağaçlar altında bir masanın etrafına oturduk.

       Eski İstanbul'un lehçesinden şetâretine kadar bütün vâris olan tâbîler sesleriyle ortalığı çınlatıyorlar; çayı, kahveyi, nargileyi, ağaçlar altında kahve ocağına sürekli bir nağme ile ısmarlıyorlar, bir tulumbacı çalâkliğiyle etrafta dönüyorlar. Sekiz on çay kadehini bir tepside iki parmak üstünde getiriyorlar. Burada eski İstanbul canlı bir levha gibi.

       Klarnet, tiz ve yanık sesiyle bir taksim tutturdu. Kâğıthane dört yüz senelik hatırasıyla hava halinde esiyor. İnsan, dinledikçe maziye karışıyor, ruh bir çocuk sevinciyle ürperiyor, çifte nâra ve darbuka ile artık Türk şevki içinde kayboluyor.

       Divan okunmağa başladığı zaman vecdimi zabtedemedim. İki genç arkadaşla kahvenin içine girip, orada herkesle beraber küçük iskemlelere oturarak dinlemek hevesine kapıldık, girdik, kapı yanında oturduk.

       Külhanbeyi, bıçkın, çapkın, tulumbacı, kabadayı, hasılı Türk İstanbul'unun bütün bu şen unsuru burada. Kahve lebâleb dolu. Tavan ve duvarlar donanmış, bayraklar, bayraklar, bayraklar, binlerce küçük bayraklar, renk renk fenerler, bir tarafta Türklüğün kahramanı Mustafa Kemâl'in resmi; bir tarafta Türklüğün cihan pehlivanı Kara Ahmed'in resmi.

       Bütün bu kabadayı halk terbiyeli, vakur, sâkit.

       Beni ve arkadaşlarımı yabancı hissettiği halde hiç istifini bozmuyor. Yalnız arada sırada, klarnetle çifte nâranın kalbimize verdiği şevkin tesirini yüzümüzde gördükçe, göz ucuyla bakıyor, bizi külhanbeyliğinin mana ile dolu sevimli bir bakışıyla süzüyor.

       Divandan sonra semâ'îye sıra geldi. "Ayrancı" okuyordu. Sesinde bir yanık kokusu olan bu yaşlı şehir çocuğu, Mekteb-i Hukuk'tan mezunmuş. Mektepten çıktıktan sonra kendi keyfine göre semâ'î okuyabilmek için semt olarak Kâğıthane civarını ve sanat olarak ayrancılığı tercih etmiş. Tanıdığım hukukşinaslar, bu şen adamdan daha bahtiyar değildiler.

       O ağaçlardan, o al bayraklardan, o tâbi, klarnet, çifte nâra ve semâ'î seslerinden ayrılırken, daima muhafaza edeceğimi tahmin ettiğim bir hatırayı iyi seçebilmek için durdum. Belki son semâ'î söylenen yer olan o kahveye bir daha dikkatle baktım.”

 

(Tevhid-i Efkâr Gazetesi, 10 Mayıs 1922)



Bu yazı 1815 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI