Bugun...


Prof. Dr. Nurullah ÇETİN


Facebookta Paylaş









NİHAL ATSIZ'IN DİNE BAKIŞI
Tarih: 01-01-2019 14:15:00 Güncelleme: 01-01-2019 14:15:00


       Son zamanlarda Türkiye’de ve diğer Türk devlet ve topluluklarında Türkçü gençler üzerinde karanlık odaklar, kapkaranlık bir oyun oynuyor. Kurulan kumpas, Türkçü gençleri İslam’dan uzaklaştırmaktır. Onlara göre Türk gençleri İslam’dan uzak olsun da ne olursa olsunlar; ister ateist, ister deist, ister Hristiyan, isterse Tengrici olsunlar.

       Bu bağlamda diğer seçenekler pek etkili olmadı. Yani ateist, deist ve Hristiyan yapamadılar. Bu sefer Türkçü gençleri avlayacak çok etkili bir tuzak buldular; o da Türklerin millî dini diye Tengriciliği piyasaya sürdüler ve bu damardan yakalamaya çalışıyorlar. Tuzak cümle şudur: “İslam Arapların, Tengricilik ise Türklerin dinidir. Türkler özüne, kendi dinlerine dönmelidir.”

       Turancı, Türkçü gençlerin etkilendiği ve beslendiği isimlerden birisi de Nihal Atsız’dır. O bakımdan bu meseleyle ilgili olarak Atsız’ın ne düşündüğünü bilmek gerekiyor.

Atsız’ın din, İslam ve Tengriciliğe bakışı neydi? Yazılarını bir bütün olarak incelediğimizde vardığımız kanaate göre hemen en başta şunu vurgulayalım: Nihal Atsız, Türk gençliğine İslam’ı bırakın, Tengricilik dinine girin demiyor. Hiçbir yazı ve konuşmasında bu yönde bir telkini yok.

       Ancak İslam konusunda çok önemli ve doğru tespitleri yanında bazı bilgi hataları ve çelişkileri de var. 
      Bunları ayrı ayrı görelim:

1.İslam’a Saygılı Tavrı:
       Nihal Atsız, bilinen anlamıyla İslam’ı bir bütün olarak yaşayan, dindar bir mümin değildir. Böyle bir iddiası ve derdi de yoktur. Daha doğrusu o, dinle çok fazla ilgili değildir. Din, onun düşünce hayatında ve yaşantısında önemli bir yer edinmez.

       Ama içinden çıktığı ve mensubiyeti adına büyük fedakârlıklar yaptığı Türk milletinin çok büyük bir kısmının dininin İslam olduğu bilincindedir ve bu yüzden adeta Türklerin millî dini haline gelen İslam’a saygılı; hatta sahiplenici bir tavır takınır.
       Ona göre İslam, son Hak dindir, tamamlanmış bir dindir ve bunun yerine başka bir din aramak gereksizdir.

       Mesela şöyle der:
      “Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir.” (Ötüken, 7 Mart 1964, S.109)
       “Müslümanlık başka din erbabına zulmü terviç etmezse de ‘Hak din İslamiyettir’ düsturu ile bu meseleyi kesin şekilde çözüp atar.” (Ötüken, 1969, S.64)

       “Türkler, 11. yüzyılın ortasından Kurtuluş Savaşının sonuna kadar da tek başlarına İslam dünyasının önderi ve savunucusu olmuşlardır.” (Ötüken, 17 Nisan 1964, S.4)

       ”Milleti yapan unsurlardan birisi de din olduğuna göre Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki Türklerin dini Müslümanlıktır. Eski dinimiz olan Şamanlık’tan da bazı unsurlar alarak bir Türk Müslümanlığı haline gelen bu din, on asırdan beri bizim millî dinimiz olmuştur.(…) Öyle gözüküyor ki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu Şamanî ve Hristiyan Türkler Müslüman olacaklardır. Onun için şimdiden onları zorlamaya bir mecburiyet yoktur.” (Orkun, 18 Ocak 1952, S.68)

       Burada Atsız’ın dikkat çektiği bazı hususlara bakalım:

*Millî varlığın temel taşlarından birinin din olduğu fikri tam isabettir.

*Türklerin dininin Müslümanlık olduğunda şüphe duymaması da tam isabetlidir.

*Eski dinimizin Şamanlık olduğunu söylemesi yanlıştır. Zira eski dinimiz Şamanlık değil, Gök Tanrı Dini idi. Şamanlıkla Gök Tanrı Dini aynı şey değildir. Bunlar farklıdır, ancak zamanla birbirine karışmıştır.

*Türk Müslümanlığı diye bir şey vardır, ancak bu Şamanlık ve İslam karışımı bir şey değildir. Türk Müslümanlığı, fikrî ve felsefî yapısını Maturidî’nin, uygulamada yaşantıya dönüşmüş şeklini Yesevî’nin temsil ettiği, Dede Korkut’un “arı iman” dediği, Sultan Alparslan’ın “Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid'at nedir, bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı." Dediği, Kur’an ve Hz. Muhammed merkezli, saf, gerçek İslam’dır. Yani sapkınlıklara bulaşmamış, çarpıtılmamış İslam’dır.

* İslam’ın on asırdan beri bizim millî dinimiz olduğu son derece isabetli bir hükümdür.

* Turan Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu Şamanî ve Hristiyan Türklerin Müslüman olacağını söylemesi de doğru bir dilektir. Gerçek Turancılar İslam’ı merkeze alırlar, Müslüman olmayan Türklerin de Atsız’ın dediği gibi Müslüman olmaları için acele etmeden, usulünce kavl-i leyyin ile güzelce gayret ederler.

       Nihal Atsız yukarıdaki düşüncelerini pekiştirmek üzere şunları da söylüyor: ”Tanrı inancı ve dolayısıyla din, fert olarak da millet olarak da vazgeçilmez manevî ve ahlakî büyük bir dayanaktır. Bu sebeple, bugünkü Türk dünyasının dayandığı iki esaslı temelden birisini teşkil eden İslam dininin, millî varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyoruz.” (Orkun, Şubat 1962, S.1)

       Burada Türk millî varlığının 2 temel unsurundan birinin İslam olduğunu söylemesi son derece önemlidir. Zira biz bütün Türk-İslam milliyetçileri olarak aynı şeyi söylüyoruz.
Nihal Atsız, İslam düşmanlarının Müslümanları gerici olarak yaftalamasına da şiddetle tepki koyar ve şöyle der: ”Gelenek, mazi, din lüzumludur mu dedin? Gericiliği yapıştıracaktır.” (Ötüken, 14 Kasım 1964, S.11)

       Nihal Atsız’ın İslam düşmanlarına karşı tepkisi, bugünün en radikal İslamcısında bile bulunmaz. Mesela Eflatun Cem Güney adlı bir İslam düşmanının Müslüman Türk çocuklarının Allah inancını yok etmek için yazdığı, Allah kavramıyla alay eden Nar Tanesi adlı kitabını sert biçimde eleştirir ve şöyle der:

       “Ey bu topraklar için Allah Allah! diye bağırarak can verenlerin soyundan gelenler! Ey dokuz asırdır Allah uğrunda gaza edenlerin nesilleri!... Körpe beyinleri yeni yeni uyanan yavrularımıza, bu kızıl düzenler ve dolanlarla, Tanrının ne yolda tahayyül (hayal) ettirildiğini görüyorsunuz. Aldanmayın. Maksat Türk cemiyetinin temel dayanaklarından biri olan Allah fikrini yıkmaktır. Allah düşüncesi, yurt ve millet sevgi, ahlak duygusu ve aile bağları yıkıldıktan sonra geriye ne kalır? Her yabancı istilayı kabule hazır, hayvanlaşmış bir yığın.”(Altın Işık, 15 Mart 1947, S.3)

       Atatürk Müslümandı ve İslam’a hem saygılıydı, hem de hizmet etti. Ama kendilerine Kemalist denen, bana göre çok çok azlık teşkil eden bazı İslam düşmanları, Müslümanlara karşı çok katı davrandılar. Bugün Kemalistlerin çok büyük bir kitlesi İslam’a saygılıdır, bunu da belirtelim ki bütün Kemalistleri İslam düşmanı olmakla suçladığımız zannedilmesin.

       Nihal Atsız, işte o azlık grubu İslam konusundaki saldırılarından dolayı eleştirir ve şöyle der: ”Nerde o mukaddesata (kutsal değerlere) saldıran Kemalist inkılâpları? Milletin dinine tahakküm artık sökmüyor, değil mi?” (Orkun, 1951, S.21)

       Yine Atsız, kendi döneminde Türk’ün millî ve dinî değerleriyle alay edenlere de şiddetli bir tepki koyar ve şöyle der:

   ”Bayrakla alay edemezsin. Millî tarihle eğlenemezsin. Kur’an’ı mizah konusu yapamazsın. Aile namusunu hiçe sayamazsın. Bunlar millî mukaddesattandır (kutsallarımızdandır). Millî mukaddesatı olmayan millet, millet değil hayvan sürüsüdür.” (Ötüken, Nisan 1968, S.52)

       Buna göre Atsız, İslam’sız bir Türk milleti yapısının düşünülemeyeceğini söylüyor. Bu durumda bugün İslam’dan uzaklaştırılmaya çalışılan Türkçü gençlerin bu cümleyi iyi irdelemeleri gerekiyor.

       Atsız, Komünist bir tarih öğretmenini şöyle eleştirir: ”Sinsi sinsi dinle de alay ederek manevi bağlardan birini daha baltalamaya çalışır.” (Ötüken, 12 Ekim 1965, S.22)

2.Çarpık Temsil İle Gerçek İslam Ayırımı:

       Nihal Atsız’ın bugün bizim de kabul ettiğimiz doğru ve ince bir dikkati var: O da gerçek İslam ayrıdır, İslam’ı temsil etme iddiasında olan tarikat ve cemaat yapılanmaları ayrıdır. Bu iki yapı birbirine karıştırılmamalıdır. Bugünkü sorunlarımızın temelinde de bu yatar. Tarikat, cemaat ya da kişilere bakarak İslam yargılanamaz.

       Atsız haklı olarak tarikatları, İslam’ı yanlış temsil edenleri, İslam’ı Arapçılık zannedenleri eleştirir. Tarikat yapılanmalarına karşı tepkisini şöyle ortaya koyar:

       “Dinle hiçbir ilgisi olmadığı halde dini inhisara (tekeline) alan bu zavallılara (tarikatçılara) karşı çıkarılacak dinî kuvvet İmam-Hatip Okulları ile İlahiyat Fakültesi veya enstitüleridir.” (Ötüken, Mart 1970, S.75)

       “Dini artık aklın ve ilmin kabul edemeyeceği hurafelerden, saçma inançlardan kurtararak tamamen vicdani bir hale getirmek, üzerinde tartışmamak, bu konulardaki yayınları da yalnız bilginlere bırakmaktan başka çıkar yol yoktur.” (Ötüken, 1970, S.11)

       Burada Atsız, İslam’ın cahil cühela ve kötü niyetli kişi ve grupların tekelinden kurtarılıp doğru anlaşılması, anlatılması ve yaşanması için bilimsel kurumları göreve davet ediyor. Bu davetinde haklıdır. Ancak bu kurumların görevini yeterince yapmadığını görünce onları da eleştirir ve şöyle der:

       “Diyanet İşleri Başkanlığının yobazlığı bastırıp İslamiyet’i bir ahlak sistemi halinde ruhlara sindirmek için çalışması gerekirken hiç oralı olmayışı dikkate değer.” (Ötüken, Mart 1970, S.75)

       “Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış, Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasfiye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamlarıyla dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.” (Ötüken, 7 Mart 1964, S.109)

2.İslam’la İlgili Yanlış Düşünceleri:

       Nihal Atsız zaman zaman İslam’la ilgili yanlış yorumlar da yapıyor.

       Mesela ”Kur’an Muhammed’in talimatıdır.” (Ötüken, 1970, S.11)
       Cümlesi cahillik eseri bir cümledir. Zira Kur’an’ın Hz. Muhammed tarafından yazılmış, tamamen onun düşünce ve bilgisinin ürünü olan bir kitap olmadığını Müslüman olan ya da olmayan herkes biliyor.

       Yani Kur’an gibi her anlamda çok büyük; hem içeriği bakımından, hem dil ve üslubu bakımından çok büyük ve eşsiz, hem zaman ve zemin üstü ve ötesi olan yani evrensel değerleri içeren, bu dünyanın en önemli ve tek gerçek kitabının ümmi olan, okuma yazma bilmediğini söyleyen, programlı bir eğitim ve öğretim görmemiş olan Hz. Muhammed’in duygu ve düşüncelerinin ürünü olamaz. Kur’an’ın Hz. Muhammed’e Allah tarafından vahyedilen kutsal bir kitap olduğu, bu işi bilen hemen hemen herkesin ortak kanaatidir.

       Nihal Atsız’ın bir başka yanlış kanaati, Hz. Muhammed’in mezarı ile Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar arasında çok yanlış ve çaptık bir karşılaştırma yapmasıdır. Şöyle der: ”Sen Arap Muhammed’in mezarını artık bıraktıktan sonra senin Kâbe’n Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar değil midir?” (Atsız Mecmua, 1932, S.17)

       Her şeyden önce böyle bir mukayese mantıklı değildir. Zira daha yukarıdaki cümlelerinde Türk’ün millî kimliğinin iki önemli unsurundan bahsedip, birinin Türklük, diğerinin İslam olduğunu söyledikten sonra böyle bir değerlendirme yapması onun için bir çelişkidir.

       Zira Hz. Muhammed’in mezarı bizim dinî, İslamî bir değerimizken; Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar da millî değerimizdir. Biz dinî ve millî değerlerimizi yarıştırmıyor, birleştiriyoruz. Biz Müslüman Türk milletiyiz. İslamî değerler de millî değerler de bizim kutsalımızdır.

       Ayrıca Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar’da savaşan Türk askeri, savaştıklarının kâfir Haçlı orduları olduğunu biliyor, aynı zamanda Hz. Muhammed için cihad ettiklerine inanıyordu. Hem Çanakkale’de, hem Millî Mücadelede Türk askeri, hem vatanı, hem dini için savaşıyordu. Nitekim Mehmet Akif Ersoy Çanakkale şehitleri için yazdığı şiirinde şöyle der:

“Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.”

       Demek ki Çanakkale’de Türk askeri, aynı zamanda Atsız’ın tabiriyle “Arap Muhammed’in mezarı” için de şehit oldu. Bu arada Atsız’ın Mehmet Akif Ersoy’u çok sevdiğini, takdir ettiğini, saygı duyduğunu da belirtelim.

       Diğer yandan Atsız’ın Kur’an’la ilgili bir başka cahillik eseri olan bir cümlesi şudur: ”Hele Kur’an’ın laikliği kabul ettiğini iddia etmen, bu konuda hiçbir şey bilmediğini ortaya koyuyor.” (31 Mayıs 1968, Ötüken, Haziran 1968, S.6)

       Bana göre asıl Nihal Atsız, bu konuda hiçbir şey bilmediğini ortaya koyuyor. Zira Kur’an laikliği kelime, terim olarak değil ama, anlam ve içerik olarak kabul eder. Zira şu ayetlere bakalım:
“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”(Kafirun, 6)
“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256)

       Laiklik, din ve vicdan özgürlüğü demektir. Buna göre kimsenin hangi dine inanacağına, ya da inanmayacağına, inandığı dini ne oranda yaşayacağına kimse karışamaz. Laiklik, bir dine inanma ya da inanmama özgürlüğü demektir. Dine inanana da inanmayana da kimse karışamaz. Yukarıdaki ayetler, işte tam da böyle bir laiklik tanımına uygundur.

Sonuç:
       Turancı Türkçü düşüncenin önderlerinden biri olan Nihal Atsız, gençlere İslam’ı bırakıp Tengricilik dinine girin demiyor. O, İslam’la ilgili bazı yanlış düşünceleri olsa da genelde İslam’a saygılıdır ve önemser. 
       Biz Nihal Atsız’ı dinle ilgili görüşlerinden ziyade, millî bilinç telkin eden Türkçü kimliği ile önemsiyoruz.



Bu yazı 1374 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI