Bugun...





Facebookta Paylaş









ÖMER SEYFETTİN NİÇİN OKUNUR?
Tarih: 01-02-2019 07:09:00 Güncelleme: 01-02-2019 07:09:00


       Türk edebiyatının büyük ve öncü hikâyecisi Ömer Seyfettin’in 1919 yılında yazdığı “Yalnız Efe” adında meşhur bir hikâyesi var. Bu hikâye, Osmanlı Devleti’nin yıkılışının sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi sebeplerini sergileyen somut bir anlatı belgesi olduğu kadar, Türklerin bugünkü halini de aynıyla gösteren çok önemli bir fotoğraftır. Yani bu hikâye, aslında günümüz Türkiye’sine ve Türklerine tutulmuş bir aynadır. Hikâyede geçen olaylar, uydurulmuş, hayalde tasavvur edilmiş değil, gerçekte yaşanmış olaylardır. Önce hikâyeye bakalım, sonra günümüzü irdeleyelim:

       Eseoğlu adında faizci, tefeci bir kişi türer. Köylülere yüzde iki yüz faizle borç verir. Tabii köylü bunu ödeyemeyince tarlalarına, mallarına el koyar. Adamlarının hepsi dışarıdan getirilmiş yabancılardır. Çobanları, uşakları, hergelecileri Arnavut ve Rumlardan seçer, getirir. Şehirdeki Hristo Çorbacı isimli Rum adında bir ortağı vardır.

       Bütün tarlalarını faizciye kaptıran köylü, geçinebilmek, hayatta kalabilmek için kendi toprakları üstünde karın tokluğuna tarım işçisi olarak çalışmaya mecbur kalır. Yörük Hoca adlı yaşlı bir hoca, tek başına bu faizci Eseoğlu’na savaş açar.

       Bir diğer İstiklalci Türk aydını olan Hacı Durmuş’un Eseoğlu ve Hristo ortaklığının kurduğu bu Karun’cu, soyguncu, talancı, gaspçı, fırsatçı, zalim düzene karşı alınacak tedbirle ilgili değerlendirmesi de şöyledir:

       “Gün gençlere kaldı. Halbuki onlar da kendi havalarında. Hiçbir şeye akılları ermiyor. Her şeye eyvallah diyorlar. Anadolu adeta bir tekke olmuş. Bizim zamanımızda kimse kimseye haksızlık edemezdi. Herkes birbirinden çekinirdi. Hele yabancılar memlekete adım atamazlardı. İş, para, çift çubuk bizimdi. Köy değil, hatta kasabaya bile Rum, Ermeni, Yahudi madrabaz giremezdi.

       Verdiği haber koca bir köyün sütü bozuk bir faizciyle şehirden yabancı bir Rum’un malı oluşu hepsinin kalbine zehirli bir hançer gibi tesir etmişti. Küçükalan, ovanın en zengin köyüydü. Kasabaya alışan gençler hep Eseoğlu’nun yanına gitmeye başlamışlardı.

       Yörük Hoca, Eseoğlu’nun ne kötü bir herif olduğunu bildiği için zavallılara haber gönderdi. ‘Onunla alışveriş etmeyin. Sizi mahveder.’ dedi. Fakat sözünü dinletemedi. Beş sene içinde 7 yaşından 70 yaşına kadar hepsi Eseoğlu’na borçlandılar. İşte şimdi bütün arazilerini zaptediyordu. İmansız, merhametsiz, dinsiz bir faizciydi. Bu aklı İstanbul’a, İzmir’e gittikçe manifatura aldığı Rumlardan öğrenmişti. Bu gidişle bütün köyleri esir edecekti.”

       Hacı Durmuş, Türklerin perişanlığının sebebini de şöyle açıklar:

       “Bu bizim her şeye eyvallah deyip boyun eğmemizdendir! Ah her memlekette bir adam çıksa... Ne rüşvet kalır, ne zulüm kalır, ne fesat kalır! Bir kişi… Bir kişi...”

Hikâye burada bitti. İşte o bir kişi çıktı, o da Mustafa Kemal Atatürk oldu.

       Şimdi bu hikâyeyi alın, günümüz Türkiye’sine uyarlayın. Atatürk’ün ölümünden sonra kademe kademe Türkiye’nin ve Türk milletinin hikâyede yaşanan sürece nasıl sokulduğunu görürsünüz.

       Bu bağlamda o zamanın Eseoğlu ve Hristo Çorbacı birlikteliği, bugün kurumlaşmıştır. Haricî ve dahilî bedhahlar, dış ve iç ortaklar birleşip şirketleşerek Türk milletinin başına musallat olmuştur. Yabancı devletlerin şirketleri, bankaları, sigortaları ve değişik sömürü kurumları yerli ortaklarla birlikte kurdukları tezgâhlarla, faizle, alavere dalavere ile Türklerin tarlalarını, malını mülkünü ellerinden alıyorlar, paralarını sömürüyorlar. Türkler de kendi vatanları, toprakları üzerinde yabancı ya da yabancılaşmış yani dahilî ve haricî bedhah ortaklarına karın tokluğuna işçi, küçük memur, güvenlik görevlisi gibi hizmetlerle kölelik ediyorlar.

       Yörük Hoca, Hacı Durmuş gibi Türk’e örülen çorapların, kumpasların farkında olan sahih, münevver Türk aydınları gidişat hakkında uyarıcı çalışmalar yapıyorlar ama çok azınlıktalar ve seslerini duyuramıyorlar. Zira duyurma kanalları çağdaş Eseoğlu ve Hrisito Çorbacıların elinde. Vatanlarına ve istiklallerine sahip çıkmak, haklarını savunmak için siyasi partilerde yer bulamıyorlar, oralara sokulmuyorlar, çünkü buralar da öyle.

       Türk milletinin hâkimiyet, istiklal, milliyet, hak hukuk mücadelesini verecek, vatanlarına, dillerine, dinlerine, kültürlerine, topraklarına, bayraklarına, geleceklerine sahip çıkacak olan Türk gençlerinin birçoğu da bugün hikâyedeki ifadelerle tanımlayacak olursak “onlar kendi havalarında. Hiçbir şeye akılları ermiyor. Her şeye eyvallah diyorlar. Anadolu adeta bir tekke olmuş.”

       Çünkü Türk gençliğinin maalesef çoğunluğu telefon, internet oyunları, televizyon dizileri, uyuşturucu, içki, sigara, eğlence, israf, tüketim, tembellik, fikirsizlik, dinsizlikle zombileştirilip mankurtlaştırılmış vaziyette.

       Hikâyede şöyle bir cümle geçer: “Kasabaya alışan gençler hep Eseoğlu’nun yanına gitmeye başlamışlardı.” Demek ki millî konularda duyarlı olması gereken gençleri o zaman Eseoğlu aldatıp kandırıyor, onların beynini yıkıyor, oyalıyor ve kurduğu emperyalist sömürü düzenine çomak sokmamaları için onları etkisiz hale getirici çalışmalar yapıyordu. Şimdi ise Eseoğlu’nun yaptığı işi basın yayın organları, bozuk eğitim sistemi, sokak, genel hava ve ortam yapıyor.

       Hikâyede anlatılan felaket zamanlarından çok çok önceleri yani Türk’ün kendi vatanına, milletine ve devletine sahip çıktığı güçlü dönemlerindeki durum şöyle ifade edilmişti: “Bizim zamanımızda kimse kimseye haksızlık edemezdi. Herkes birbirinden çekinirdi. Hele yabancılar memlekete adım atamazlardı. İş, para, çift çubuk bizimdi. Köy değil, hatta kasabaya bile Rum, Ermeni, Yahudi madrabaz giremezdi.”

       Ama Osmanlı Devleti’nin yıkılış döneminde burada söylenenlerin tam tersi oldu. Bugün de benzer bir durumu yaşamıyor muyuz?

       O zaman Yörük Hoca, Eseoğlu’nun kötülüğü hakkında herkesi bilgilendirdi ama sözünü dinletemedi. Herkes Eseoğlu’na borçlandı. Eseoğlu, Türkleri soyup soğana çevirme ve köleleştirme aklını İstanbul’a, İzmir’e gittikçe manifatura aldığı Rumlardan öğrenmişti. Şimdi de yerli çağdaş, hain Eseoğlular var ve onlar aklı Amerika’dan, İsrail’den, Avrupa’dan öğreniyorlar.

Son sözümüz, Mehmet Akif Ersoy atamızdan olacak:

“Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

‘Tarih’i ‘tekerrür’ (tekrar) diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”



Bu yazı 2311 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI