Bugun...


Selma SAYAR


Facebookta Paylaş









BİR SOLUKSUZ YÂR
Tarih: 01-11-2019 11:38:00 Güncelleme: 01-11-2019 11:38:00


     Hayat ne garip şey! Kendi mecrasında akarken sizi de sürükler peşinden. Koşuşturmalarınız, sevinçleriniz, hüzünleriniz, paylaşımlarınız onun size sunduğu olanak kadardır.

    Dünyaca ünlü Ermeni asıllı Fransız şarkıcı, söz yazarı, oyuncu Charles Aznavour ölmeden önce, annesinin doğup büyüdüğü toprakları, sessizce ziyaret etmek istediğini söylüyordu. Kimsenin tanımadığı sokaklarda yürümek, çok sevdiği Türk lokumunu bir daha tatmak ve bir lokantada tadına doyulmaz bir ziyafet çekmekti son isteği. 

    Ailesi Anadolu Ermenisi olan ünlü şarkıcı, kendi geçmişini anlatırken şunları söylüyordu: “Gelecek önümde uzanıyor olsa da ailemin geçmişini tümden silmedim, belleğimin bir köşesinde sakladım ve bugün 79 gibi umulmadık bir yaşa erişmiş olarak, yapacak belirli bir işim olmadığı zaman hayal kuruyorum... Mübadelenin hemen ardından Selanik’te doğmuştum. Zavallı annem düşük yapıp beni çölün kumlarına bırakabilirdi, ben bu dünyadan göçerken o da bacakları kan içinde, ölüme doğru yavaş ve çetin yürüyüşüne devam edebilirdi...”

    Ailesinden dinlediği acı öykülere rağmen dostluğu savunmayı sürdürmüş olan Aznavour, ‘Türk Dosta Mektup’ şarkısında şunları söyler: 

   “Ayağına diken batmış/ Kardeşim/ Benim de yüreğimde var bir tane/ Senin için de/ Benim için de/ İşleri zorlaştırıyor/ Kötüleştiriyor/ Gülün dikenleri var/ Dikkat edilmezse/ Bir damla kan belirir/ Parmak ucunda/ Ama/ Dikkat edilirse eğer/ Güzelliğini sunar gül/ Günlerimizi güzelleştirir, misletir/ Hatta/ Damağımızı okşar/ Tatlılığıyla hoşluğuyla/ Gülü severim/ Dikeni var/ Elden ne gelir/ Kardeşim/ Çıkarmaya karar verseydin/ Yüreğimdeki dikeni/ Senin ayağındaki de/ Yok olur giderdi/ Sen de ben de/ Özgür olurduk/ Ve kardeş”

     Bu dizeler barışa, kardeşliğe, dostluğa özlemle doludur.

     Her beklentisi karşılanmış, şanın şöhretin tadını çıkara çıkara yaşamış bir sanatçı, bir an geliyor; vatan özlemiyle yanıp tutuşabiliyor!

    Okuduklarım, kapı komşumuz olan Suriye'deki dramı anımsatıyor bana, yüreğim sıkışıyor bir kez daha. O trajedi, orada yaşanan dram, sınıra en yakın yer olan Antakya’yı, kalbinden vurdu. İnsanlar çaresiz, mutsuz, umutsuz ve arayışta. Kendi yaşamlarının altüst oluşuna mı yansın? Yoksa zorunlu göç eden insanların, ölüme koşan dramına mı acısın? Yaşananlar, her gelenin ne yazık ki masum olmadığını da kanıtlıyor. Deyim yerindeyse 'kurunun yanında yaş da yanıyor'! Yani duygular, düşünceler, eylemler karmakarışık! Farklı hesapların, sinsi planların içinde oldukları sanılan binlerce insan, cirit atıyor Antakya sokaklarında. 

   Antakya’nın geçim kaynaklarından biri de zeytin ve defnedir. Çok zor bir iştir. Daldan dala atlayıp o taneleri koparmak akrobatik hareketler gerektirir. Bu işi yapmamış biri için çekilecek çile değildir. Dolayısıyla gündeliği de 60-70 liradan başlar; yani diğer günlük işlere göre, ücreti biraz daha iyidir!

   Anlatacağım öykünün kahramanı 19 yaşında Suriyeli genç bir kız. Annesi, babası, iki abisi, bir erkek kardeşi ile gelmişler. İç savaş patlak vermeden mutlu yaşayan ve maddi durumları iyi olan bir aileymiş. Çatışmalar artınca, mal varlıklarını bırakıp, sadece üstlerindeki elbise ve ceplerindeki parayla nasıl kaçtıklarını, anılarını, topraklarını nasıl geride bıraktıklarını anlatıyor naif bir dille. Burada yaşam koşulları gün geçtikçe zorlaşmış. 'Hazıra dağ dayanmaz' misali getirdikleri tükenmiş. Çareyi zeytin, defne gündeliğine gitmekte bulmuşlar; günlüğü 20-30 liradan! İşçi arayan insafsız fırsatçılara da gün doğmuş! Ve alın terinin, emeğin en yüce değer sayıldığı Antakya, Suriyelilerin çalıştırıldığı ucuz emek cennetine dönmüş! Öte yandan Antakya'nın gündelik emekçileri ise işsiz kalmış! İki ucu ok'lu değnek; bir ucu onları, diğer ucu bizleri yaralıyor!

     Suriyeli genç kız ise hem defne ve zeytin toplama işini öğreniyor, hem de hayatı çevirmeye, işleri kıvırmaya çalışıyor. Yurdunda, yaşadığı köyünde, kentinde iken, kim bilir ne hayaller kuruyordu? Belki de bir sevdalısı vardı; evlenecekti, bir yuvası ve çocukları olacaktı... Oysa şimdi yersiz, yurtsuz, vatansız, topraksız, umutsuz ve mutsuz bir mülteci! Ve ne zaman, biteceği bilinmeyen bir sürgün hayatının, bir kavganın içinde.

     En çok neyi özlediğini soruyorum. Gözleri yaşlı, “Vatanımı, evimi, topraklarımı, anılarımı ve arkadaşlarımı” diyor

 İki farklı insan öyküsü:
 Biri dünyaca tanınmış bir sanatçı, diğeri ise zorunlu göçebe bir genç kız. 
Özlemleri ortak: Memleket hasreti. 
Çok söze gerek yok! 
Sessizce mırıldanıyorum: 
Bir soluksuz yarsın ey memleket!

 

 

 

 



Bu yazı 354 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI