Örnek HTML sayfası
Bugun...


Selma SAYAR


Facebookta Paylaş









SON BİR BAKIŞ
Tarih: 01-05-2020 12:58:00 Güncelleme: 01-05-2020 13:01:00


Aklının başında olmadığı zamanlardı. Gençti. Damarlarındaki kan deli dolu akıyordu. Her şeye aşk gözüyle bakıyordu. Kış mevsiminin zemheri soğuklarında vücudunu 40 derece ateşle yakan da cehennem sıcağının ortasında zangır zangır soğuktan titreten de bu duyguydu!

 

Arkeolojiyi isteyerek seçmiş hem öğrencilik hem de sonrasında çok kazılara katılmıştı. Yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış insanlara, ilk parmak iziyle dokunmanın heyecanını çok yaşamış, bu heyecan, arkeolojiye olan ilgisini bir sevdaya sürüklemişti. İlk kazı deneyiminde hocasının, “İki bin beş yüz yıl önce, birisi diyelim ki kaşık yapmış ve yeraltında duruyor. O esere bugün ulaştığında, çıkarttığında onu yapanla ilk kez parmak iziniz buluşuyor. Bu, o kadar olağanüstü bir duygu ki, anlatılması olanaksız. Dünyada sadece bir kişi o da sen, o objeyi yapan ustayla yüzyıllar sonra buluşuyorsun. Hadi gel de işine sevda duyma, hadi gel de işinde heyecansız olma,” sözünü belleğine kazımıştı. Meslek yaşamında mitolojiye olan merakı ise, Antalya’da kazı görevlisi iken Medusa’nın başını bulduklarında başlamıştı. Sonraları arkeoloji kadar, hatta daha fazla mitolojiye de sevdalanmıştı.

 

Medusa’nın başını saklandığı yerden çıkardığını, örselemeden, özene bezene temizleyip eline aldığını, saatlerce, evire çevire, en ince ayrıntısına kadar inceleyerek baktığını anımsadı. Biraz önce telefonda söylediği, “yüreğin taş olmuş. Allah seni taş etsin. Taş etsin ki ben de yüreğime taş basmış olayım” sözü, Yunan mitolojisinin bahtsız kadını Medusa’yı çağrıştırdı. Günümüzde “taş kesildim” deyimi, köken olarak Yunan mitolojisine dayanıyor olamaz mıydı? Kendisine sorduğu bu soru karşısında biraz düşündü. Evet, olabilirdi. Ve hatta hiç beklenmedik bir durum karşısında korkulu bir duyguyla kullanılan “taş kesildim” sözü, belki de yılan saçlı Medusa’ya dayanıyordu.

 

Medusa’nın başı, kendisi için yalnızca bir taş heykelin başı değildi. Hayal dünyasının derinliklerinde, gözlerine bakanı taşa çeviren, keskin dişli, yılan saçlı, kanlı canlı bir Gorgondu. Kime bakarsa, baktığı kişi taş olurdu…

 

Hocasından ilk dinlediğinde ve okuyup araştırdığında Medusa efsanesinden çok etkilenmişti. Hatta arkadaşlarının özel günlerinde hediye olarak, alçı döküm Medusa Başı götürürdü. Hediyeyi sunarken, beden dilini de kullanarak hikâyesini bir güzel anlatır, her anlatışında hocasından dinlediği o ilk günkü gibi heyecanlanır ve dinleyenleri heyecanlandırdı.

 

Uğruna her türlü fedakârlığı yapacak kadar çok sevdiği ve “kadınım, yüreğimin öteki yarısı, can parem” diye seslendiği kızla, gönül verdiği arkeoloji bölümünde tanışmıştı. İlk zamanlar soğuk bulmuştu kızı. Hatta biraz havalı bir duruşu, lüle lüle saçlarını rüzgârda savuruşu, kırıta kırıta yürüyüşü vardı ki herkesi kendine hayran bırakıyordu. Bu yüzden ona mesafeliydi, ama ilgisini çekmiyor değildi. Zaman zaman içinden, kızın bu haliyle kazılara nasıl katılacağını düşünüyordu. Bir süre uzaktan izlemeyi tercih etti. Her geçen gün onu tanıma merakı artıyordu.

 

Fırsat ortak bir projede çalışmalarıyla ayağına gelmiş oldu. Sevinmiş, bir taraftan da tedirgin olmuştu. Ya uyumlu bir proje çifti olamazlarsa? Çalışmaları güme gider, mezuniyet de riske girerdi. Baştan sıkı tutmalıydı çalışmayı. Öyle de oldu. Projenin taslağını hazırlamış olarak geldi buluşma yerine. Ama o da ne? Benzer bir çalışmayı o da yapmıştı. Şaşırdı. Şaşkınlıkla heyecanı birbirine karıştı, ama çaktırmamaya çalıştı. Önce kızın hazırladığı çalışmayı dinlemek istedi. Hiç itiraz etmeden anlatmaya başladı kız. Ama ne anlatış! Kendinden geçer gibi, büyük bir istekle, örnekler vererek anlatıyordu. Hiç susmasın istedi. O kendini beğenmiş kız gitmiş, yerine kendinden emin, birikimli, özgüveni yüksek ve neden arkeoloji okuduğunun farkında olan bir kız gelmişti. Hayranlık uyandıran bu anlatışın görüntüsünde ve yüzündeki mimikleri ifade eden kasların derinliklerinde, sanki bir hüzün sezinledi. Gizlediği bir hikâyesi vardı galiba. Ama şimdi bunları düşünmenin zamanı değildi. Medusa Efsanesi sayesinde bir araya gelmeleri ve ortak bir projede çalışmaya başlamaları önemliydi.

 

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Yaratmış oldukları her zaman dilimini değerlendirmeye çalıştılar. Proje bahanesiyle buluşmalar, tartışmalar, birlikte yemek yapmalar, kitap okumalar, sinemaya gitmeler, derken günlerin büyükçe bölümünü, doyasıya birlikle geçirmeye başladılar.

 

Doğum gününü kutlamayı sevmezken, onun sayesinde kutlamaya, olmadık zamanlarda ona sürprizler yapmaya başladı. Örneğin kızın kaldığı sitenin kapısından başlayarak çok sevdiği papatyalarla merdivenleri süslemek en sevdiği şey oldu. Ama içinde tarifini yapamadığı bir tedirginlik de gün be gün artıyordu. Bu büyünün bozulacağı korkusunu taşıyordu. Uykuları kaçıyordu. Biraz da kızın zaman zaman sergilediği gizemli tavırları neden oluyordu bu fikre kapılmasına. Olmadık zamanlarda telefonuna gelen mesajları açıklamakta zorlanması, bir köşede kulağında telefon fısır fısır konuşması, sonrasında sessiz ağlayışları yüreğine bir kor düşürdü. Çünkü onsuz yapamayacağını biliyordu artık. Varlığıyla nefes alıyor, rüyaya dalsa onu görüyor, eve biraz geç gelse hemen telefonuna sarılıyordu.

 

Bir sabah uyandığında yanı başında bir not gördü. “Senin bir suçun yok.”

 

Gitmişti, ardına bakmadan, nasıl bir enkaz bıraktığına aldırmadan.

 

Şoka girmişti. Yüreğinin öteki yarısı kuş olup uçmuştu. Yapayalnızdı şimdi. Günlerce, hatta aylarca, terk edilişinin yasını tuttu. Baktığı her kadında onun yüzünü gördü, ölmek istedi, beceremedi. Yaşamına kaldığı yerden devam etmeye çalışırken, bir gün, telefonu çaldı. Zil sesi yerine “bir tek seni sevdim, gerisi yalan” şarkısının ezgisi, yüreğinin bütün derinliklerinde yankılandı. Hayıflandı. Kaygılandı. Heyecanlandı. Tanımını yapamayacağı korkuyla karışık bir duygu sardı her yanını. Aslında ona olan bütün güvenini kaybetmesine rağmen sevgisini bir türlü söküp atamıyordu içinden. Yalnızca o aradığında, zil sesi yerine çalan bu ezgi ile her defasında anılar yolculuğuna çıkıyordu.

 

Kaçıyordu. Kimden? Ondan mı, kendinden mi? Bunun yanıtını bulamadı. Duymazdan gelmeyi denedi.  Başaramadı. O anda, doğduğundan beri yüzünde yaşayan gülümseme yok oldu. Gülen yüzü soldu.

 

Parmaklarının sıkıca kavradığı telefon, karşıdan gelen sesleri dinledikçe yavaş yavaş elinden kayıyordu. Bir zamanlar her sözü uçururken, şimdi uçurumlara düşürüyordu. Ses vermeden dinliyor, dinledikçe aklını yitiriyordu ve taş kesiliyordu! “Yüreğin taş olmuş. Allah seni taş etsin. Taş etsin ki ben de yüreğime taş basmış olayım,” diyebildi ancak. Kulağındaki telefonu sıkıca kavrayan parmakların kasları gevşedi. Telefon, kasları gevşeyen parmaklardan kayarak yere düştü.

 

Elindeki telefonun granit sert zemine düştüğünü ve gövdenin kapaktan ayrılıp, pilinin dışarı fırladığını bile fark etmedi... İnceldiği yerden kopmasına izin verseydi, bugün bu acıyı yaşamayacaktı ve canı bu kadar yanmayacaktı. Bir gün giderse, pişman gideceğini sanıyordu. Ama düşman gibi gideceği aklının ucuna bile gelmemişti.

 

Ona son bir kez bakıp ölmek istedi



Bu yazı 1032 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
620 Okunma
565 Okunma
523 Okunma
507 Okunma
483 Okunma
474 Okunma
425 Okunma
410 Okunma
331 Okunma
250 Okunma
196 Okunma
185 Okunma
2581 Okunma
2167 Okunma
2110 Okunma
2037 Okunma
1918 Okunma
1882 Okunma
1821 Okunma
1755 Okunma
1735 Okunma
1681 Okunma
1669 Okunma
1648 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI