escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...


Şener BULCUN


Facebookta Paylaş









BAKİ , HAYATI , ESERLERİ EDEBİ KİŞİLİĞİ
Tarih: 01-08-2018 12:45:00 Güncelleme: 01-08-2018 12:45:00


     Asıl adı Mahmud  Abdulbaki’dir 1526-27 de İstanbul’da doğmuştur. Babası Fatih camii müezzinlerinden Mehmet Efendi’dir. 1566 da hac yolculuğu esnasında vefat etmiştir. Bakî, okuma ve öğrenmeye karşı içinde büyük bir arzu duyduğu için fıtrî kabiliyeti onu medrese eğitimine doğru yönlendirmiş ve böylelikle iyi bir tahsil görmüştür. Devrinin tanınmış âlimlerinden ders görmüş, özellikle Karamanîzâde Ahmed ve Mehmed Efendilerden büyük ölçüde istifade etmiştir. Henüz 18-19 yaşlarına geldiğinde İstanbul'un genç şairleri arasında iyi bir şöhret sahibi olmuştur.. Zâtî'nin dikkatini de çeken Bakî, onun takdir ve iltifatlarına mazhar olmuştur. O yıllarda ömrünün son ve en acı dönemlerini yaşamakta olan büyük şair Zâtî'nin Bayezid Camii avlusunda açtığı küçük remilci dükkânı devrin bir nevi şairler mahfeli imiş. Genç şairler yazdıkları şiirleri bu dükkânda Zâtî'ye okuyorlar ve onun tenkitlerinden istifâde ediyorlarmış. Bakî, bu dükkâna en sık uğrayanlardan ve genç şairler içerisinde Zâtî'nin en çok beğendiklerinden imiş. Hasan Çelebi Tezkiresi'ndeki bir kayda göre Bakî, şair Zâtî'ye:

     Her kaçan gönlüme fikr-i ârız-ı dilber düşer

     Gûyiyâ mir'âta aks-i pertev-i hâver düşer

beyti ile başlayan gazelini gösterdiğinde Zatî bunun bu yaşta birisi tarafından yazılabilece­ğine inanmak istememiş ve ona intihalin çok kötü bir şey olduğunu ısrarla söy­lemesi üzerine kendi divanını açıp onu imtihan etmiş ve

     Gülşen istersen işte meyhane

     Gül-i handan gerekse peymâne

matlalı gazelini de görünce Bâkî'nin şairlik kabiliyetine gerçekten inanmıştır. Hattâ Zatî, Bâkî'nin bir beytini tamamlayarak gazel haline getirmiş, buna itiraz edenlere de "Bakî gibi bir şairin şiirini almak ayıp değildir" tarzında bir cevap vermiştir.                                                  

     Baki, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi ve Sadrâzam Semiz Âli Paşa'ya tanıtıldıktan başka, Mîrâhur Ferhad Ağa vasıtasıyla da Kanunî Sultan Süleyman'a takdim edilmek imkânına kavuşmuştur.

     Bâkî'nin, İstanbul'a gelmesi ile birlikte, devlet ve hükümet ricaline yaklaşma gayretleri meyvesini vermiş, şiirini de bu yolda ustalıkla kullanan şair, başta Kanunî olmak üzere devletin diğer ileri ge­lenlerinin takdir ve iltifatlarını kazanmıştır. Kanunî Sultan Süleyman'ın saltanat yıllarında şöhretinin ve itibarının zirvesine çıkmıştır.

     Bâkî'nin, Hükümdarın ve devlet adamlarının böyle takdir ve iltifatlarına mazhar olması en yakın arkadaşları ve saray ricalinin kıskançlığını üzerine toplamıştır.

     Şairimizin bu mesut devresi fazla uzun sürmemiş. Büyük hâmisi Kanunî Sultan Süleyman'ın ölümü ile bu parlak ikbal ve istikbâli, yerini meçhul bir devreye bırakmıştır. İşte bu büyük acı ve teessürle kaleme aldığı "Kanuni Mersiyesi" ile hükümdarına karşı duyduğu sevgiyi ve ölümünden duyduğu bü­yük acıyı samimi mısralarla dile getirmiştir. Bu mersiye klasik edebiyatımızın en güzel eserlerinden birisidir.

     Bakî, "Selim" ve "Selîmî" mahlaslarıyla şiirler söyleyen II. Selim'in iki gazelini tahmis etmiş, bazı gazellerine de nazireler yazmış, türlü vesilelerle Sultan Selîm'e medhiyeler takdim etmiştir.III. Murad devrinde de mevkii sarsılmayan Bakî, 1575'te Süleymaniye müderrisliğine yükselmiştir. III. Murad devrinde de mevkii sarsılmayan Bakî, 1575'te Süleymaniye müderrisliğine yükselmiş fakat bu tayinden bir kaç ay sonra bütün ikbal hayallerini alt üst eden bir iftiraya kurban gitmiştir. Bâkî'nin bütün emeli şeyhülislâmlık makamına ulaşmaktı. Bu makama oldukça yaklaşyığı halde bir türlü emeline nail olamamıştır.

     Nihayet III. Mehmed'in tahta geçişi ile Bakî tekrar ümide kapılmış. Devrin en tanınmış şairi olarak ona takdim ettiği birçok kasidelerle tekrar mevki ve makama geçmek arzusunu ortaya koymuştur. Kendisine diğer padişahlardan daha fazla kaside takdim ettiği III. Mehmed, imparatorluğun her tarafın­da Sultanü'ş-şuarâ diye tanınan ve bilinen, şöhreti hattâ imparatorluk hudutlarını bile aşmış bulunan bu ihtiyar kazaskerin arzusunu karşılıksız bırakmamıştır. Bu padişahın devrinde iki defa Rumeli kazasker­liğine getirilen Bakî, bütün arzu ve ihtirasına, hattâ bu yolda birtakım entirikalara iştirak etmiş bulun­masına rağmen Şeyhülislâmlık makamını ele geçirmeden vefat ettmiştir. (7 Teşrinisani 1600). Büyük şairin vefatı İstanbul'un fikir ve sanat çevrelerinde derin bir teessür uyandırmıştır. Bütün devlet adamları, vezir­ler, âlimler ve şairler bu imparatorluk şairinin cenaze namazını kılmak üzere Fatih camii avlusunda toplanmış cenaze namazını devrin Şeylülislâmı Sun'ullah Efendi kıldırmıştır. Sun'ullah Efendi, Bâkî'nin tabutu önünde onun

     Kadrini seng-i musallada bilûp ey Bakî

     Durup el bağlayalar karşına yârân sâf sâf

beytini okumaktan kendini alamamıştır. Tabut, büyük bir cemaatin iştiraki ile Eyüb'e giden yol üstün­de bulunan La'lî Efendi çeşmesi civarında hazırlanmış bulunan kabrine defnolunmuştur.Bâkî'nin aile hayatına ait muasır kaynaklarda herhangi bir bilgiye tesadüf edilmez. Yalnız Süley­man Faik Mecmuasında, Kanunî Sultan Süleyman'ın saray kadınlarından, aynı zamanda şiir de yazan Tûtî adındaki bir cariyeyi Bâkî'ye verdiği yazılıdır.Muahhar kaynaklar, uzun süre bekar yaşayan Bâkî'nin, hayatının son zamanlarında evlendiğini, iki oğlu olduğunu kaydederler. 1586-1629 yıllları arasında yaşayan büyük oğlu Mehmed, muhtelif mü­derrisliklerde ve kadılıklarda bulunmuştur. Bu zat, Şeyhî mahlası ile birtakım manzumeler de kaleme almıştır. Bâkî'nin, doğum tarihini bilmediğimiz ikinci oğlu Abdurrahman da çeşitli müderrislik ve kadılık vazifelerinde bulunduktan sonra 1635'te vefat etmiştir. Bu Abdurrahman'ın oğlu olan Esad (1616- 1665)da Faizî mahlasıyla şiirler yazmıştır. (İslâm Ansiklopedisi, c. I, s. 246-7).

    EDEBİ KİŞİLİĞİ

     XVI. Bakî, divan şiirine yeni bir ses ve ahenk getirmiş kudretli bir sanatkârdır. Kendisinden sonra gelen şairlerin hemen hepsinde kuvvetli tesirler bırakan Bakî bazı şairler tarafından İran'ın kudretli şâirleri gibi kendisine özenilen ve ulaşılmaya çalışılan bir sembol ola­rak kabul edilmiştir.Bâkî'nin edebi şahsiyeti hakkında bilgi vermeye çalıştığımız bu bölümde yine Fuad Köprülü hoca­mızın, İslâm Ansiklopedisinde yazdığı adı geçenmaddede yer alan ve, kendisinden sonra gelen edebi­yat tarihçileri tarafından bazen tamamıyla aynı ile tekrarlanan hükümlerini aktarmakla yetineceğiz "Dînî ve tarihî mevzulara âit tercümeleri ve mektupları bulunmakla beraber, Bâkî'nin edebi şahsi­yetini yalnız şiirlerinde aramak lâzımdı. O, şâir birçok muasırları gibi, mesnevi tarzında uzun manzu­meler yazmadı; kemiyet bakımından çok zengin olmayan eserleri, kaside ve mersiyeler ile gazellerden ibaret gibidir; zamanında pek moda olan lügazler, muammalar ve tarihler yazmaya hiç ehemmiyet vermemiş, mesnevi tarzından hiç hoşlanmamıştır. Kasidelerinde gösterdiği büyük muvaffâkiyete rağ­men, onun asıl sevdiği ve en çok muvaffak olduğu tarz, gazel tarzıdır.

     Yer yer şâirin hayat görüşünü gösteren fikirler ve tabiat tasvirleri ile süslenen bu aşk ve şarap şiirlerini tetkik edecek olursak, onun edebi hüviyetini kolayca anlayabiliriz. Fikir ve hayat felsefesi bakımından, Bâkî'de yeni ve derin bir şey yoktur; dünyayı iyi ve fena türlü hâdiseler ile dolu bir efsâneye benzeterek, zevkin ve elemin bir hayâl- I den ve bir rüyadan ibaret olduğuna inanan şâir, bu mütemadi akıp giden günlerden, kabil olduğu ka­dar, fazla bir zevk hassası çıkarmak ister." (İslâm Ansiklopedisi, c. II, s. 248-9)

ESERLERİ 1. Dîvân: Bâkî'nin manzum eseri sâdece Dîvân'ıdır. Şairimiz mesnevi tarzına rağbet etmemiştir. Bakî Dîvâ­nı, Türk edebiyatının en çok okunmuş, en fazla istinsah edilmiş  eserlerinden biridir. Türk ve dünya kütüphanelerinde ve hususi ellerde sayısız nüshası bulunan Bakî Divânı, ayrı ayrı dört defa basılmış­tır. 2. Me'âlimü'l-Yakîn fi-Sireti Seyyidi'l-mürselîn:İmam Kastalânî'nin Hz. Muhammedhakkında yazdığı el-Mevâhibü'l-ledünniye adlı   eseri esas alınarak meydanagetirilen bir siyer kitabıdır. 3. FezâilüT Cihâd:Ahmed b. İbrahim'in Meşâriü'l-eşvâkilâ Mesârii'l-uş-fâk adlı eserinin tercümesidir. Bu tercüme de Sokullu'nun emri ilegerçekleştirilmiştir. Otuz üç babdan meydana gelen ve Müslümanları cihada teşvikeden kitabın baş taraflarında Bâkî'nin bazı manzumeleri de bulunur. Önsözü ağır birdille kaleme alı­nan eserin asıl tercüme kısmı sâde ve gazel bir Türkçe örneğidir. 4. Fezâ'il-i Mekke Kutbeddin Muhammed b. Ahmed el-Mekki'nin El-İlâm fi-AhvâliBeledi'llâh'iharâm adlı eserinin yine Sokullu Mehmed Paşa'nın emri ile yapılmış tercümesidir. Bakî bu tercümeyi Mekke kadısı iken 1579 Nisan'ında tamamlamıştır.Eser basılmamıştır. 5. Hadîs-i Erbain Tercümesi:Bâkî'nin Eyüp müderrisi ikenEyyûb Ensârî'nin rivayet etmiş olduğu ha­dislerden kırkının tercüme, şerh veizahıdır. Nevi-zâde'nin Şakayık Zeyl'nde bahsettiği bu eser bugüne kadar ele   geçirilememiştir.                                                

             La’linden alsa Milh-i ücaca bahr

            Bahşeyler idi çeşm-i azb-ı füruat ile

   “Şair, denizin acı tuzu lezzetli  dudağından olsaydı, tatlı su çeşmesi ile bahse girişirdi, demiştir.r.” Bu beyitte geçen “azb-i füruat” ve “milh-i ücac” tamlamalarını “furkan” suresinde görmekteyiz. “O Allah ki iki denizi birbirine   birleştirdi. Onların biri tatlı biri acı ve biri tuzludur.”

         Kaddim gibi haki kademin öptü naliçen

         Meşhurdur  e dallü alel hayri kefail

          Bu beyitte, Baki’nin “Hayra delalet eden hayrı işlemiş gibidir.” Hadisinden yararlandığını görmekteyiz.

         Şair, “Boyun ayağını öpmek istiyordu ayakkabının altındaki demir parçası ayakkabının altındaki toprağı öperek  hayra delalet etti demiştir.”

         Burada kaddim gibi derken  dal harfiyle iki büklüm olmayı ifade eden şair, aynı zamanda nalçanın şeklini de dal harfine benzetmiştir,diyebiliriz.

         Yine fir’avni şita ceyşine Musa manend

         Eyledi  elde asasını bir ejder sünbül

         Yine sünbül kış fıravunun askerine karşı Musa gibi eldeki asasını yılan yaptı.

         Bu beyitte Hazreti Musa’nın elindeki asasının büyük bir yılan olup harekete  

         başlaması anlatılmaktadır. Hz Musa’nın mucizesi anlatılmıştır.

 

         Elinde Hazreti Davud’un ahendidir ki mum oldu

         Ziyabahş olsa afaka nola şemşir-i berranı

 

         Hazreti Davut’un elindeki demir mum oldu eridi, Kesen kılıcı ufuklara ışık

         bağişlasa ne olur?

         Beytinde Hazreti Davut’un demiri yumuşatmasına telmih vardır.

         Hazreti Davut hem peygamber hem de padişahtır.Kuvvet ve kudretin örneğidir.

          Demiri elinde mum gibi eritmek onun mucizesidir. Demiri elinde yumuşatarak zırh yapar, kudret ve şevketine rağmen bununla geçinirdi.Bu beyitte de Hz.Davut (a.s) mın mucizesi anlatılmıştır.

 

         Ol melahat Mısrunun Yusuf cemali şevkine

         Seyl-i eşküm Nil-veş günden güne efzun olur

 

        “O güzellik ülkesinin Yusuf yüzlüsünün coşkusuna, gözyaşı selim Nil gibi günden güne artar.” beytinde Mısır ülke anlamıyla kullanılmış, gözyaşı seli de Nil‟e benzetilmiştir. Ayrıca sevgili Yusuf-cemal olarak nitelendirilerek Hz. Yusuf kıssasına da telmih yapılmıştır.

 

          Rûh-bahş oldı Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr

          Açdılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr

 

          Bahârın nefesleri İsâ’nın nefesi gibi cân bağışlayıcı oldu, çiçekler yokluk uykusundan gözlerini açtılar.

          Bu beyitte şair Hz.İsa’nın mucizesine telmih vardır onun mucizesi, ölüleri diriltmek ve hastaları iyi etmektir.

 

       Dem-i İsa dirilir bûy-i Meryem

       Açtı zanbak yed-i beyzayı kef-i Musa var

         Şair, bahar mevsiminden bahsederken Hz İsa’nın nefesi gibi feyizli olan bu mevsimde Meryemana ağacının kokusu canlanır demektedir. Ayrıca zanbak Hz Musa’nın avucu  gibi beyaz elini açtı diyerek Meryem’in Hz İsa’yı dünyaya getirdiği esneda  ağrının şiddetinden meryemana denilen çiçeğin ağacını tuttuğu söylenir buna telmih vardır.

          Ezelden şah-ı aşkın bende-i fermanıyız cana

          Muhabbet mülkünün sultanı  ali şanıyız cana

          Aşkın ezelden beri var olduğu aşıkların da ezelden beri bu fermana bağlı kaldığını belirten Baki,”Hakk” zatına   duyduğu aşkla alemi yarattı.” anlayışına işaret etmektedir Burada ”Alem-i Elest” “Elest-i birabbiküm” sözü de hatırlatılmaktadır.

        

         Âhum göğe boyandı gök göğe boyanmadın

         Yandum o şem' şevkına pervâne yanmadın

         Âhımın dumanı, gökyüzü göğe boyanmadan yani yaratılmadan önce gökyüzünü boyladı. Pervane, mumun aşkına yanmadan, yandım. Bu durum, tasavvufta t "fenafillah" ve "bekabillah"la izah edilir. Bu inanışa göre  maddi ve manevi varlığınından vazgeçen insanın, Baki olan sonsuz olan Allah’ta ebedi olarak var olacağı vurgulanmak istenmiştir. Pervanenin başkaca bir anlamı da haber veren, yani peygamber demektir. Yanmak ise, tasavvuf erbabının, aşk derdinden   görünürde şikayetçi olmasını anlatmaktadır. Şevk kelimesi hem arzu, istek hem  de ışık, parıltı anlamlarına tevriyeli kullanılmıştır. Işık, ise Allah’n  cemaline karşılıktır. 

 

          Âşüfte olup ol göze hayrân u zâr idüm

         Nergis henûz hâb-ı 'ademden uyanmadın

         Nergis çiçeği henüz hiçlik yokluk uykusundan uyanmadan, Ben kendinden geçmiş

         bir âşık olup O'na hayran idim. Âşüfte, çılgıncasına seven, bu sevgisinden ne yaptığını bilmeyen, kişi manasındadır. Göz kelimesi bildiğimiz anlamının yanında bir şeyin kaynağı, cevheri,  gerçeği anlamına da gelmektedir.

          Birisine bakıldığında onun gözüne bakılır. Hayranlık, uyuşturucu bir madde kullanıldığında kendinden geçenin hâlidir ki   nergis çiçeği göze benzemenin yanında, uyuşturucu özelliği ile de bilinmektedir. "Hayran" sözü tasavvufî açıdan bakıldığında yine bize Elest Bezmini çağrışturmaktadır.

         Allah, bütün ruhları yarattığında, onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorar. Allah'ın cemali ile   kendinden geçen ve ona hayran olan ruhlar, bu soruya evet anlamına gelen "belâ"  sözüyle cevap vermişlerdir. İşte bütün ruhlar hâlâ o sarhoşluk içindedirler ve belâ sözünü söyledikten sonra belâya uğramışlardır. Bu sözden  itibaren ruhlar ayrılığap düşmüşler ve kavuşmayı aramışlardır.

         Hâb-ı adem, yokluk uykusu anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi mevcudatın vücuda gelmeden önce ilm-i İlahide sabit olan suretlerine A'yân-ı Sâbite denmektedir. Şairin yokluk uykusu ile buraya işaret etmesi muhtemeldir.

 

                 Hûnîn olup akardı yaşum ırmağı müdâm

                   Cûş u hurûş ile sular akup bulanmadın

                                    

         Sular coşup, dalgalanıp yaratılmadan, gözümün yaşı kanlı bir şekilde, durmadan akardı.  Hûnîn, gözyaşı hep maddi varlığa işaret eden kelimelerdir. İlm-i İlahi'de gizli olan ruh Allah'la vahdet hâlinde idi; ancak yaratılarak O'ndan ayrılmış oldu. Dolayısıyla bu ayrılık ve kopuş onda ıztırap ve acıya sebep olmaktadır. Kanlı gözyaşı ıztırabın, ayrılığın bir tezahürüdür. Su ise insanın  hilkatinde bulunan anasır-ı erbaadan biridir.

 

              Döne döne tolanur idüm kûyını anun

              Çarha girüp felek dahi dokuz dolanmadın

              Dokuz felek henüz kurulup, dönmeye başlamadan, ben O'nun civarını döne döne dolanırdım.  Dönmek veya dolanmak bir câzibe merkezi etrafında olmaktadır. Maddi âlemde bildiğimiz en büyük sistem olan güneş sisteminden, en küçük sistem olan atoma kadar her şey, bir câzibe merkezinin etkisine kapılarak dönmektedir. Mevcudatın hepsi ise asıl câzibe merkezi olan Allah'a teveccüh etmiş, O'na yönelmiş ve O'nun cezbesine kapılmıştır. Bu cezbeye kapılan varlık, kendinden geçmiş bir hâlde, döne döne dolanmaktadır. Dokuz dolanmak, ısrarla devamlı dönmek anlamına bir deyimdir.

                   Mihr ile raks iderdi tozum zerreveş benüm

                   Girbâl ile bu hâk-i vücûdum elenmedin

                               

                             Aslı toprak olan varlığım kalbur ile elenmeden(yaratılmadan), tozum zerre gibi     aşk ile savrulurdu. Bu beyitte de aslı toprak olan insanın, bedenen yaratılmadan önceki hâli, yani ruh hali anlatılmış. Toprağı oluşturan zerreler havada görünmezler; ancak güneş ışığı bir hüzme halinde aksettiğinde görülebilirler. Mihr, burada ikincil anlamıyla varlığın yegane sebebi olan İlahi tecelliye karşılık gelmektedir. Yine  mihri güneş anlamıyla değerlendirdiğimizde, zerrenin onunla dans etmesi  tezadıyla birlikte, ikisinin de aynı bütünün parçaları olmaları yönüyle vahdete   işaret edilmiştir.

                            Bâki yanardı âteş-i ‘aşk ile odlara

                              Tâk-ı felekde meş'ale-i mihr yanmadın

                              Feleğin kemerinde güneş meşalesi yanmadan, Bâki aşk ateşiyle anmaktaydı.  Aşk, tasavvufta en başta gelen unsurdur. Cemal-i İlahiye yani vahdete    ulaşmak ancak aşk ile mümkündür. Mevcudat, Allah'ın "aşk-ı zâtî" ile    güzelliğini     göstermek, görmek istemesinden ortaya çıkmışır. Bu sebeple  Allah'a ulaşmanın  yolu akıl ile değil aşk iledir, denilmiştir.  Baki yukarıda da bahsettiğimiz gibi   rind    tabiatli bir şairimizdir. Şiirlerinde tasavvuf çokça yer almamakla birlikte, onun tasavvufun engin vadisine vâkıf olduğunu da anlamaktayız.

                                Kazâ-yı âsmânîden sakınmak sûdmend olmaz

                               Rızâdur çâresi ‘akuñ görinmez bir belâ ancak

        “Gökten gelen kazadan sakınmak kâr ettirmez. Onun çaresi ancak akın görünmez belâsına rıza göstermektir.”   Bela Allah’tan gelir. Sakınmak bir fayda vermez.Bu yüzden Aşkın görünmeyen   belâsına rıza göstermek gerekir. . Bâkî gibi  Her ne kadar şiirlerinde beşerî hayatı ve aşkı konu   edinmiş de olsa kadere ve belâya rıza gösterir. Bu beyit şairin aşk belâsı karşısındaki vasf-ı hâlini gösterir.

                        

        Gerçi ser-gerdân idüp salduñ belâ gird-âbına

        Yüz çevürmezler kadîmî âinâlar bilmi ol

        “Gerçi başımı döndürüp belâ girdabına düşürdün beni ama eski dostlar (âşıklar) kolay kolay yüz çeviremezler.”

         Girdab, büyük bir çukur, çıkmazı olan ve içine düşüldüğünde çıkılması

         mümkün olmayan bir yerdir. Firavun ve veziri Hâmân da deniz girdabına kapılıp kaybolmuşlardı. Beyitte telmihe konu olmuşlardır. şairin kasidesine konu ettiği kişiye beddua ettiğinin de göstergesidir. Şair de belâ ile girdabı birlikte söyleyerek belânın ve bedduanın derecesini yükseltmiştir. Şair, belâ girdabından Allah’ın yardımına sığınıyor. Allah’a bir nevî duada  bulunuyor. Ummana salınan gönül zevrâkı bu belâ girdabında yok  olacaktır. Onu bu yolda belâlardan koruyacak ancak Allah’tır. Çünkü bütün gitmeler, yolculuklar O’na doğru yapılır. Aslında bu varlıktan yokluğa doru yolculuk olarak da yorumlanabilir.  Belâ girdabı, içinden çıkılmayan, sonu felaket olan bir sondur. Aşk  belâsının girdabına düşen, bu belâ çukurundan çıkması kolay değildir. Şaire göre aşıkı belâ çukuruna atan sevgilidir ama o yine de sevgiliden yüz çeviremez.

 

          Kazâ-yı âsmânîden sakınmak sûdmend olmaz

     Rızâdur çâresi ‘akuñ görinmez bir belâ ancak

       “ Gökten gelen kazadan sakınmak kâr ettirmez. Onun çaresi ancak akın görünmez” belâsına rıza göstermektir.)

         Şaire göre belâ Allah’tan gelir. Sakınmak bir fayda vermez. Aşkın görünmeyen    belâsına rıza göstermek gerekir.

         Derd ü mahabbet ehlini ‘aşkuna da’vet eyleyen

         Gel berü ma’şer-i belâ derd ü gama salâ didi

       “ Dert ve muhabbet ehlini aka davet eyleyen ma’şer-i bela, davetini salâ olan dert ve gam ile yapmıştır”  Ma’şer-i belâ, beyitte şairin ak anlayışını gösteren mahabbet ile ilişkilendirilebilir. Aşk topluluğunu belâ ile nitelemiştir. Çünkü aşkın kendisi başlı başına bir belâdır.

           Nişâne sûz-ı dile âhumuñ irâresidür

          Belî belâyı iden ‘âşıka sitâresidür

           “ Ahımın kıvılcımı sûz-ı dile işarettir. Evet, belâyı aşıka eden onun bahtıdır.”

         Talihsiz olan aşığıın yolu hep zor imtihanlarla doludur. Onun talihinde belâ   ve gam eksiz olmaz. Dert, musibet, sıkıntı, felaket, fitne, ceza onun bu aşk yolculuğunda yoldaşıdır. Rûz-ı ezelde böyle kısmet olmuştur. Ezel meclisinde   Allah’ın hakikî kendini kaptırmaz.” biçiminde ifade eder. “Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir.   O, hakkıyla her eye gücü yetendir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için, ölümü ve hayatı yaratandır…” ( Mülk 67/1)  “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredilenleri müjdele. Onlar başlarına bir musibet gelince, “ Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz ona döneceğiz “ derler.”  ( Bakara 2/155-156) “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz.”   ( Enbiya 21/35. Bkz: Sınamak, imtihan etmek ile ilgili ayetler; Enam 6/165, Fecr 89/ 15-16, A’raf )

                                                    

         Bunda, size Rabbinizden (gelen) büyük belâ vardı.” Denilmektedir. Bu ayet Bakara Suresinde Firavun’un İsrailoğullarına yaptığı işkenceden bahseden ayetlerdendir. Burada belâ hem hayır hem de şer olarak yorumlanabilir. Bakara Suresinin bir başka ayetinde de Tâlut’un ordusuna  “Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir.” (Bakara 2/249) buyrulmuştur. Buradan Allah’ın kullarını sınamak için çeşitli zorluklarla, belâlarla karşılaştırabileceğini ve sabredenlerin mutlaka güzelliklere ulaşabileceğini söyleyebiliriz. Bunlar sabır gerektiren musibetledir. “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (onlarda), Evet –belâ (buna) şahit olduk, dediler.” (A’raf 7/172) âyet-i kerimesinde elest bezminde ruhların ve canların Rablerine verdikleri  sözü hatırlatmaktadır.

       SONUÇ

     İncelediğimiz beyitlerden hareketle şair Baki’nin  hakkında söylenilen rind bir şairdi, tasavvufa fazla değinmedi, gibi düşüncelerin yanında kimi beyitlerinde ayetlerden yararlandığı özellikle “bela” sözünün geçtiği beyitlerde  bunu görüyoruz, yine  Sabahattin Küçük’ün yazdığı Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan Baki Divanı  397 numaralı gazelinde de Baki’nin tıpkı Tekke (Tasavvuf) şairi Yunus Emre’nin devriyelerinde geçen tasavvufi terimlerden  yararlandığını görmekteyiz. Devrinin Sultanü’ş şuarası kabul edilen ve şeyhülislam olmak için uğraşan büyük şair Baki’nin kimi şiirlerinde Divan şiirine kaynaklık eden hadis, ayet, peygamber kıssalarında ve tasavvuftan  yararlandığını  rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

       KAYNAKÇA

KİTAPLAR

1.LEVENT SIRRI AGAH  Divan Edebiyatı Kelimeler ve Remizler Mazmunlar ve Mefhumlar  

Enderun Yayınları  1984 İSTANBUL 4.Basım

2. İslâm Ansiklopedisi, c. I, s. 246-7

3. Küçük, Sabahattin; "Baki'nin Şiirlerinde Tasavvuf" F.Ü. Sosyal

Bilimler Dergisi, C.7, 1995 Elazığ. s.133-136.

4. Prof. Dr. Sabahattin Küçük tarafından hazırlanan ve

Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan "Baki Divanı" adlı eserde yer alan 397

numaralı gazel

MAKALELER

1.  AYDIN YAĞCIOĞLU, Songül( 2010). “Türkish Studies-international Periodical For The

Languages, Lirature and History of Türkish”, Fuzûlî ve Bâkî Divanlarında Ak Anlayışı ve Sevgili

Tipi, 5/3, s.559-

2. ÇELİK, Yusuf ( 2007). “Atatürk Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Dergisi”, Kur’an ve

     Hadislerde Belâ Kavramının Anlam Alanı Üzerine Semantik Bir inceleme, S: 27, s.161

                                                   

 

 

 

 

 

 

 

         



Bu yazı 340 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI