Bugun...


Sergül VURAL


Facebookta Paylaş









“MAKAMI ŞUARA” DAN, “ŞİİRİN BAŞKENTİ”NE
Tarih: 01-09-2018 13:12:00 Güncelleme: 01-09-2018 13:12:00


     Yaz aylarının dayanılmaz sancısıdır sıcaklar… Kışın üşüten havasının ardından özlemle beklenen, kavuşulduğunda ise sıkan, bunaltan sıcaklar… Âh ki insanız; ne sıcağa dayanabiliriz ne de soğuğa.

     Yine otuz derecenin üstünde gösteriyor arabanın termometresi. Rehavet çöküyor üstüme yine; yolcu olmam da cabası. "Kahraman" şehitlerin diyarına yolculuğum. Serde sıla-i rahime uymak var. Koparmamak gerek akrabalık bağlarını… İyi günde ve kötü günde paylaşmak gerek sevinci, kederi ve hüznü.  Mutlu bir güne, bir düğün sevincine ortak olmak üzere yollardayım. Bu yollar tanır beni. Bu yollar bilir iç çekişimi, yol gözleyişimi, bekleyişimi, gözyaşımı… Gurbeti bilir bu yollar, gurbet bilir bu yolları. Ben de bilirim gurbeti, gurbetin beni bildiği kadar.

     Bu yollar ayırır, bu yollar kavuşturur sevenleri. Bazen de ötelerde buluşur sevenler, gözlerden ırak. Öteler, yol bilmezler lakin bilirler yolcuyu.

     En çok şairleriyle bilirim Maraş’ı. En çok şiir kokan yürekleriyle… Başta Necip Fazıl olmak üzere, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt ve daha niceleriyle… Bu yüzdendir belki de, “Maraş” denince içimde harlanan heyecan, gönlümü alazlandıran coşku, kalbimdeki çarpıntı. “Makamı şuara” Kayseri’den, “şiirin başkenti”, “şairler şehri” Maraş’a doğru yaptığım bu yolculuğun derunumda yarattığı özlem ise kelimelere sığacak cinsten değil.

     Avuçlarımda bir avuç hasretle giriyorum şehre. Şehir giriyor gözlerime. Gözlerim giriyor şehre.

     Erciyes’in şahikasından şiirin şahikasına uzanış… Şiir ve şuurun özdeş olduğu, sözün kelam olup da şahlandığı şehir… Şahlanan mısraları taşıyan nice şairin ayak izleri var kaldırımlarda. Gökyüzü onların hüznünü, rüzgâr onların lerzesini saklamış bağrına. Duyana, görene ve bilene. Yani erbabına. Yani anlayanına… Kıymet üstüne kıymet… Berceste üstüne berceste…

      Şehrin kalesi ve Kurtuluş Müzesi… Geçmişten geleceğe ayna olan olayların minyatürlerle canlandırılmış hali ile tarihi gerçekler arasında gidip gelen insanlar… Kimseye kalmıyor dünya, diyorum kendimce… Fani bir ömrü baki kılmaktır önemli olan. Şehitlik mertebesine erişenler, kahramanlıklarıyla anılanlar, kadınlar ve çocuklar… Mücadele toprak mücadelesi… Mücadele millet olarak onurunu koruma çabası. Öyle bir gayret ki canları pahasına… Düşmana karşı öyle bir karşı duruş ki imanlı göğüslerini siper ederek… Aradan geçen yıllar ve yıllar. Değişen sadece zaman değil, değişen insanlar, inanışlar, düşünceler, yaşantılar…

     Bağrına nakşedilmiş hamaset destanıyla tülleniyor gözümde bu sihirli şehir. Bağımsızlık mücadelesindeki kahramanlığı, korkusuzluğu, yaşanan birbirinden önemli ibretlik olayları, yiğitleri ve esarete direnen hocaları canlanıyor birer birer gözümde. Düşmana iman ile direniş… Kutlu bir savunma…Hayat, tezatlar üstüne kurulmuş. Siyah ve beyaz, sıcak ve soğuk, karanlık ve aydınlık… Bir yanıyla tarihi destan yazan bir geçmiş, diğer yanıyla modern dünyanın getirdikleriyle günümüz…

     Çarşılar adeta renk cümbüşü. Dükkânların önünde sallanan kurutulmuş biberler, patlıcanlar, salatalıklar, kabaklar sokaklara ve caddelere ayrı bir hava veriyor… Kuruyan nedir? Kuruyan hangi canlardır. Kıpkırmızı pul biberlerin, pekmez sucuklarının süslediği dükkânları bu kadar cazip hale getiren nedir? Odun fırınlarında yapılan Maraş Çöreğinin nazlanışı kimedir, bilmiyorum. Aslını sorarsanız bilmek de istemiyorum. Çukurova’nın bu sıcak ve basık havası bana, Ravza günlerimi hatırlatıyor; sadece havası mı, hayır hayır bir başka hâl bu, sadece cân anlar. Kendine özgü ve dingin bir şehrin içinde ayakları ruhunu sürüyen benim gibi kaç insan vardır acaba? Kaç cengâver dünyaya direniyordur kendi gönlünce, onu da bilmiyorum. Bildiğim sadece Ankebût suresinin 20. Ayeti:  “De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır." Gerçekten Allah her şeye kadirdir.”

     Gezip dolaşıyorum ancak her adımımda kendime dolaşıyorum. Yokluktan varlığa geçişi anlatan canlı cansız bütün varlıklar da benimle beraber dolaşıyorlar zihnimde. Sokaklar ve caddeler ne kadar da benziyor diğer şehirlere. Hemen her şehirde yaşayan insanlar aidiyet ve memleket bilincindeyken dünyanın oyun yeri olduğunun ne kadarı farkındadır ki.  Tefekkür ikliminde umut yağmurlarıyla ıslanıyorum geleceğe dair. O’ndan geldik O’na döndürüleceğiz ve bezm-i elestte verdiğimiz akde bağlı olanlar için her şey güzel olacak.

     “Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğün yerleri anlat” demezler hiç bana. Hep neler hissettin gezerken diye sorarlar. Ancak Maraş’ta yediğim keçi sütünden ve sahlepten yapılmış dondurmayı anlatmadan edemeyeceğim, gidemeyenler bana kızmasınlar. Özellikle antep fıstığı ezmesiyle süslenmiş sade dondurması, yoğun kıvamı, zor erimesi ve damağımda bıraktığı tad dondurmanın nasıl olması gerektiğini anlatır gibi gözümün önünde nazlandı kendince. Yenecek kıvama gelmesi biraz zaman alıyor ve dişlerin sızlamasını engellemek için ardından su getiriyor pastaneler. Bulunduğum mekânda dilim dilim dondurmalar masaları süslerken, duvarlarda dizili eski objeler geçmişe gizemli bir yolculuk yaptırıyor insanlara. İşlemeli ahşap tavan, tavandan sarkan eski bakır kaplar içinde yanan loş ışıklar, duvarlarda Maraş’a özgü otantik giysiler, bakırdan yapılmış kaplar ve aksesuarlar, rengârenk kilimler, ağaç oyma sandıklar, antika silahlar, el yapımı eşyalar, üzerleri camla kaplı işlemeli ahşap masalar, yıllar öncesine ait sararmış gazete kupürleri ve daha neler neler…

     Detaylı bir şehir gezisi değildi Maraş’ta geçirdiğim iki gün. Sadece içsel bir devinim, bir duyuş ve düşünüştü yaşadığım. Ve dönüş öncesi, yine otuz derecenin üstünü gösteriyordu arabanın termometresi. Uzaktan Gaziantep ve Şanlıurfa göz kırpıyordu, “gel” dercesine…

 

 

 

 



Bu yazı 807 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI