escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...


Sergül VURAL


Facebookta Paylaş









SUSKUN BİR IRMAĞIN İNLEYEN SESİ: ABDURRAHİM KARAKOÇ
Tarih: 01-05-2018 11:02:00 Güncelleme: 01-05-2018 11:02:00


       Yaşanmışlara ağlamak yaşanmamışlara sitem etmek yaşanamayacaklara özlemdir hayat. Adım adım yürünür bir nefeslik saltanat yolu. Göz açıp kapayasıya geçer ömür.

       Huzurla yaşamanın verdiği hazzı hiç bir şey vermez insana. Onun tadını da sadece tadanlar bilir. Huzur limanında hakikat denizine teslim oluşun gemisi vardır. Zaman, mekân yoktur gönül ikliminde. Somuttan uzak bir soyut duygu akışıyla ıslanır yürekler. Sırılsıklam olur sözler. Hayale adanmış ömür kaybolur gider hiç farkına varmadan. İnsan varlık bahçesinde hiçtir aslında. Ancak kalıcı eserler bırakanlar farkında oluşa gebedir. Rahmet toprağının tozuna yüz sürenler, erişir var edene.

       1 Nisan 2007’de Gündüz Kitabevi- Anayurt Gazetesi ödül töreninde ilk ve son kez görmüştüm Abdurrahim Karakoç’u. Komisyon özel ödülleri arasında onun da ismi geçiyordu. Ben de “Bir Günde Dört Mevsim” isimli ikinci şiir kitabım için ödül almıştım o programda. Hiç unutmuyorum  “Şairler Sultanı” olarak sahneye davet edilen Abdurrahim Karakoç, bir güzel azarlamıştı programı düzenleyenleri. “ Ne ödülü, neden veriyorsunuz, istemiyorum ödül falan!” demişti. Belli ki ödül olarak insanların yüreğine şiirle girmeyi tercih etmişti. O zaman kendi kendime utanmıştım, benim için bir ilk olan ödül alma heyecanımdan.

       Aradan yıllar geçti. Bedenin eskidiği ruhun taze kaldığı yıllar… Suskun bir ırmağın inleyen sesiydi onun şiirleri. Sükût içirirdi okuyanlara.  Derin akardı duyguları yüreklere. Gözle gördüğünü kalple hissettirirdi şiirle.

       7 Haziran 2012 tarihinde teslim oldu rahmetin kucağına. Göçtü ebediyet âlemine meleklerin kanadıyla. Bir deniz kurudu, bir dağ çöktü, bir çınar devrildi, bir yıldız kaydı bu gidişle; geride derin mi derin, zirve mi zirve, köklü mü köklü, aydınlık mı aydınlık şiirler bırakarak.

       Ölüm dediğimiz nedir ki, bir âlemden diğer âleme göç… Bir dünyadan diğer dünyaya merhaba… Ölüm ne gam, yaşlanmış bedenin inadına ruhu genç kalana. Beyaz kıldan bir gemiye binerek gidilecekse sonsuzluğa ne gam ölüm! Yelkenine dokunan iman rüzgârıyla gidiliyorsa Araf’a, beklemek ne gam! Kalp ikliminde yaşadıktan sonra ölüm gidiş mi kalış mı bu diyardan?

       Karakoç vatanın toprağını-taşını, kentlisini -köylüsünü, hastasını-sağını destanlaştırdı. Karakoç alevi aşkla üşüttü. O öldükten sonra da yaşayacaktı mısralarıyla. Yine  “Dağ ile Sohbet” edecekti heybetine hayran kalarak. Yine  “Dağlara Deniz Ektim” diyecekti yatağına bağladığı uykularla. Kâh ormanların kâkülünü tarayacak kâh bulutlardan gömlek dikecekti dağlara.

       Kalemiyle var olacaktı sonsuza kadar. Kalemiyle yaşayacaktı gönüller ülkesinde. “Vur Emri” Türklüğü ve İslam’ı haykıracaktı güneş bir mızrak boyunda inene kadar.

       80 yıllık ömründe bilediği kılıçlarla at sürmeye devam edecekti Türklük aşkına. Başı dik alnı açık… Binlerce dua salarak Vedud olana, Hû diyecekti sonsuza kadar.

       Karakoç anlaşılmaz imge denizinde hiç boğmadı şiir severlerini. Duru bir Türkçe ile yolculuk etti mısralarında. Aşka dokundu binlerce kere. Gurbete dokundu, insana dokundu. Taşlama şiirlerle taht kurdu yüreklere. Hicivleriyle tebessüm gülleri açtırdı yanaklarda. Düşünce deryasına kulaç açtı onu her okuyan.

       Aşka boyun büktü Karakoç; aşka teslim oldu kör olma pahasına. İnsan, dedi. İlle de insan… . Fukara ile fukara oldu, dertli ile dertli. “Dohtur bey” ile feryat etti duymasını bilene. Kılavuzluk etti yolunu kaybetmişlere kendi lisanınca. Açta açıkta olanın, zorda olanın, dertli olanın dili oldu adeta.

       Mektuplar yazdı Hasan’a… Memleketin halini arz eden mektuplar. İnsanımızın kaygılarıyla kaygılandı, üzüntüsüyle dertlendi. Taşlamalarıyla şikâyet etti hayat tarzına ters giden ne varsa.

       “Bayramlar Bayram Ola” dedi sessiz sedasız duran babanın haykıran kalbiyle. Ses olmaya çalıştı onun sessizliğine kendi dilince.  Vatan toprağında yaşayan herkesin sesiydi, kulağıydı, gözüydü o.

       “Suları Islatamadım ”dese de gözyaşlarıyla ıslattı gözleri ve gönülleri. Mısralar biriktirdi sevgiliye. O mısralarla taşıdı sevgiyi şiirine. O mısralarla süsledi aşkı. Yar yolunda o mısralarla eridi kar misali. Yudum yudum içti her bir kelimesini zemzem niyetine. Kimseler anlamadı inat ve huysuz halini. Kimseler bilmedi hırçınlığının arkasında gizlenen suskun duruşunun sebebini. Sonunda noktalarla bitirdiği yazılar dinginleştirdi çağlayan yüreğini. Virgüllerle nefeslendi satırlarında.

       Gün oldu türkü deryasında yüzdürdü  “Mihriban”ı. Türkü memleket oldu, memleket “Mihriban”. Sarı saçlar aşkla bağlandı sevgiliye. Çözülmedi çözülmesi gerekenler. Sevgiyle kördüğüm olmuş bir yüreğin seslenişiydi onunkisi. Ölümü ayrılıkla aynı kefede tartan yüreğiyle yaşadı onca yıl. Hudut çizilmeyeni yazdı yıllarca kelime avı ile. Yüreğine yazılan aşkla yaşadı. Hülyasını, rüyasını aşkla boyadı. Unutmadı unutulsa da sevgililerce.

       Mektuplarıydı onun dertleşme kaynağı. “Köroğlu'na Mektup” ile devirler öncesine yolculuk yapardı. İnceden bir serzeniş sezilirdi mısralarında. İnceden bir tespit… Namertlere, sır tutmayanlara, hilebazlara, paragözlere göndermelerde bulunurdu.

       Hakikat yolunda “Dosta Doğru” yürüdü adım adım, arkasında karanlıktan bir eser bırakmadan. Menekşe dokunuşlu kederlere boyun büktü. Yine de gülümsedi nergislere. İçinin ıtır kokulu duygularını gül güzelliğinde işledi şiirlerine. Hak, dedi aşka geldi gözlerindeki yaşlar. Rüzgâra dokundu, yağmuru okşadı. Hû, dedi eridi gam dağının karları.

       Şimdi onun gönül dünyasının incileri hatırına ruhuna avuç avuç üç İhlas bir Fatiha sunma zamanı.

       Şimdi dua zamanı, İrem bağlarında ağırlanmasını, cennet bahçelerinde gezmesini umarak…

 

 

 

 



Bu yazı 901 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI