Bugun...


Sibel Unur ÖZDEMİR


Facebookta Paylaş









AHMET YILDIRIM İLE KİTAPLARINI VE EDEBİYATI KONUŞTUK
Tarih: 01-12-2019 14:54:00 Güncelleme: 03-12-2019 13:04:00


SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Ahmet Bey, okurlarımıza kendinizi tanıtır mısınız?

AHMET YILDIRIM: Yıllar önce bir köy okuluna söyleşiye gitmiştim. Öğretmen arkadaşlarla müdür odasında sohbet ederken kapı aralığından meraklı bir baş uzandı. Beni görünce arkadaşlarına –artık yazarları nasıl hayal etmişse- “Laa, insanmış la!” diye bağırdı. Bu sevgili minik okurumun, ilk defa bir yazar görmenin heyecanı ve bütün içtenliğiyle söylediği gibi yazarlar da “insan”dır. Aynen okurlar gibi günlük hayatları vardır. Severler, nefret ederler, sevinirler, üzülürler, gülerler ağlarlar…

Daha özelime gelirsek Beypazarı doğumluyum. Yoksul ama sevgilerle dolu bir çocukluk hayatım oldu. Kendi ayaklarım üzerinde durmaya çok küçük yaşlarda başladım. Şimdilerde, çok ve çeşitli okumaya çalışan, dünyayı ve olayları farklı yönleriyle algılamaya gayret eden, öncelikle bardağın dolu tarafını gören; saçlarımın aklığına aldırış etmeden bol bol hayal kuran ve içimdeki çocuğu yaşatmaya çalışan bir insanım. Ama bana öyle geliyor ki önemli olan benim kendimi anlatmam değil; başkalarının, beni nasıl gördüğü, beni nasıl anladığı.

Bunu örnekleyecek olursam; Türk sanat müziğinin en güzel şarkılarından biri olan “Şimdi Uzaklardasın”ın güftekârı, rahmetli, şair - yazar Hüseyin Yurdabak, bir eserinde[1] benim için şunları söylüyor: “…Beypazarı’nın unutulmaz bir kültür adamıdır. Taraf tutmayan, herkesi aynı terazide tutan; sessiz kişiliğiyle sevgi, saygı dolu, sevecen bir insan…” Eğitimci, şair yazar Savaşkan İlmak da Yaşarken[2] adlı kitabında şu notu düşüyor: “…  Edebiyatı, kültürü, yerel mitolojiyi meşgale edinmiş herkes, bu ada kusursuz hürmet eder. Hoşgörülü bir gönül adamıdır. Bir öğretmen olmanın yanı sıra o –belki bütün öğretmenlerin olması gerektiği kadar da- bir fikir eğitmenidir…”

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Çocukluğunuzda kitaplarla aranız nasıldı? Yazmaya nasıl başladınız? Sizi edebiyatın içine çeken şey neydi?

AHMET YILDIRIM: Çocukluğumda kasabamızdaki kütüphaneye en çok giden öğrencilerden biri de bendim. Sevmiştim okumayı; her kitap yeni bir dünyanın kapısını açar, yeni bir yolculuğa çıkarırdı beni. Bugün hâlâ Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Vahşetin Çağrısı, Altın Bilezik, El Kapısı gibi kitapları görünce içim kıpır kıpır olur o günlere dönerim. Aynı zamanda iyi bir çizgi roman okuyucusuydum. Şimdi düşünüyorum da okudukça, bu güzel hikâyeleri, romanları kimler yazmış, nasıl yazmış diye merak ettikçe yazmaya da ilgi duydum galiba. “Beni edebiyatın içine çeken şey kitaplardı.” desem yanlış olmaz her halde. Bu bağlamda rahmetli dayımın bize anlattığı masalları ve sevgili ilkokul öğretmenim Yılmaz Ayhan’ı anmadan olmaz. Özellikle öğretmenimin çok emeği var üzerimde.  

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Ahmet Yıldırım nasıl bir ortamda çalışır? Yazmadan önce nasıl bir ön hazırlık yapar? Kurguyu ne şekilde tasarlar ve hayata geçirir?

AHMET YILDIRIM: Yazma ortamımla ilgili sorular, Türk şiirinin beyaz kartalı rahmetli Bahaettin Karakoç’u ve onun şu muhteşem dizelerini getirir aklıma: “Cimri gündüzler ses geçirmez ötelere / Geceler iletkendir, sürekli akım taşır / Ben gece vardiyasında çalışan bir şairim / Yüreğim her gece renkli düşlerle kamaşır” Yani, benim yazma ortamımın olmazsa olmazı, sessizliktir. Bu yüzden, daha çok geceleri yazarım; ama bu açıdan sabahın erken saatleri de iyidir. 

Yazmak için öncelikle beni etkileyen, yazmazsam rahatsız, yazarsam mutlu olacağım bir konu bulmam gerekir ya da yüreğimi kıpır kıpır eden bir tema. Sonrası hazırlık… Bazen aylar, bazen yıllar süren… Konuyla ilgili okumalar, araştırmalar yaparım, notlar alırım. Bugüne kadar yaşadıklarımın da yol göstericiliğiyle kurgu da yavaş yavaş şekillenmeye başlar ve kendimi hazır hissedince yazılı bir plana dönüşür.

Serim de ne, nasıl ortaya konacak, düğüm nasıl atılacak ve çözüme nasıl ulaşılacak. Bir de mekan konusu var. Dahası romanın ya da öykünün karakterleri kimler, fiziksel ve ruhsal özellikleri vb. tek tek plana eklenir. Sonrası yazmak; sabırla, bıkmadan usanmadan yazmak… Bölüm bölüm yazmak, beğenmeyip tekrar takrar yazmak…  

Şunu da eklemek isterim ki, özene bezene yaptığım plan, yazmaya başlayınca, aynen uyulacak kurallar manzumesi değil bana yardımcı ipuçlarıdır. Kimi zaman, kahramanlarım nerde, nasıl davranacaklarını benden iyi bilir; olaylar, öykünün akışı içinde kendiliğinden gelişip değişebilir.

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Neden çocuk ve gençlik eserleri kaleme alıyorsunuz Ahmet Bey? Bu tutumunuzda öğretmen olmanızın bir etkisi var mı?

AHMET YILDIRIM: Kuşkusuz… Büyükler için yazdıklarım da var ama çocuk edebiyatıyla ilgilenmeye başlamam öğretmenliğimin ilk yıllarına denk gelir. Doğu’da çalışırken yokluğumuza çare olur ümidiyle Ankara’da staj yaptığım Teğmen Kalmaz İlkokulunu kardeş okul seçmiştik. Bugün hâlâ şükranla anarım, bize umduğumuzdan da çok yardım gönderdiler. Özellikle gönderdikleri kitaplar, hem benim hem de öğrencilerimin susuzluğuna çare oldu.  O güzelim kitapları önce kendim okur sonra öğrencilerime verirdim. Ama bu süreçte, az da olsa öyle kitaplarla karşılaştım ki kitap demeye bin şahit ister! Ben bunlardan daha iyisini yazarım deyip denemelere başladım. İstedim ki çocuklarımızın eline zevkle okuyacakları, onların dünyasına hitap eden, nitelikli kitaplar verebilelim.

SİBEL UNUR ÖZDEMİR1982’de Türk Edebiyatı Vakfı Çocuk Yayınları yarışmasında “Arkadaş” isimli eserinizle ikincilik ödülüne; 1985 yılında, Tercüman Kültür ve Sanat Armağanları Röportaj yarışmasında “Beypazarı’nda Gümüş Takı Sanatı” isimli röportajınızla mansiyona layık görülmüştünüz. Öncelikle sizi kutluyor ve soruyorum: Edebiyat alanında düzenlenen yarışmalara nasıl bakıyorsunuz? Alınan ödüller kişiye büyük bir sorumluluk yükleyip daha çok eser yazmaya teşvik ediyor mu?

AHMET YILDIRIM: Çok teşekkür ederim. Evet, ödüllerin teşvik edici bir yanı var. Bilhassa genç yazarlar için. Bu güzelliği ben de yaşadım. O zamanlar çok mutlu olmuştum. Ama bugün, yarışmalara gereğinden çok önem vermemeli, diyorum.  Sibel Hanım, çünkü her sanat eserinin estetik bir değeri ve tek olma özelliği vardır. Bir roman ya da öykü bunları barındırmıyorsa zaten sanat değildir. Ama bunu kimler, nasıl, neyle ölçecekler? Sanatın kendisi göreceli olduğu gibi,   ölçümü de göreceli olacaktır. Bir de ödüllerin pek çoğunun; eş dost, arkadaş, fikirdaş, paradaş ilişkiler sonucu verildiğini düşününce… Diyorum ki: Yarışmalar, ne her şeydir ne de hiçbir şey!

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Birbirinden değerli eserleriniz var. Burada hepsi hakkında bilgi almam mümkün değil elbette. Sizinle biraz da “Azatlık Aşkı” isimli gençlik romanınızı konuşalım.

AHMET YILDIRIM: Azatlık Aşkı’nın ilk baskısı “Dünya’nın Çatısı’nda Bir Türk Çocuğu” alt başlığı ile çıkmıştı. Her nasılsa, sevgili yayıncım ikinci baskıda alt başlığı kaldırmış. Birinci baskının kapağında bir de Gök Bayrak vardı. Bana göre, Azatlık Aşkı’nın olmazsa olmazıydı Ay Yıldızlı Gök Bayrak. İkinci baskıda o da yok olmuş. Bunları şunun için söylüyorum: Bu iki simge, romanın ruhuyla ilgili ipucu veriyordu. Gök Bayrak, 1944 yılında Doğu Türkistan’da son kurulan bağımsız Türk devletinin bayrağıdır. 1949 yılında Çinliler tarafından bağımsızlığına son verildi. O topraklar hâlâ işgal altında. Dünya’nın Çatısı ise Dünya’nın en yüksek tepesini başında taşıyan Himalaya Dağlarıdır. Kitapta olaylar Doğu Türkistan toprakları, Himalaya Dağları, Hindistan ve Türkiye’de geçiyor.

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: O zaman romanınız tarihi bir gerçeklikten yola çıkıyor.  Hem de yakın tarih. Peki, bu kitabı size yazdıran ne? Azapay ve Erpolat nasıl ete kemiğe büründü ve okur ile buluştu?

AHMET YILDIRIM: Doğu Türkistan davası ilk gençlik yıllarımdan beri ilgimi çekmiştir. Bu konuda pek çok kitap okudum. Okudukça doldum, doldukça okudum. Orada yaşananlarla dertlenmemek mümkün mü? Türklüğün bu yarasına çare olamam ama hiç değilse bir romanla Türk çocuklarına, gençlerimize Doğu Türkistanlı Uygur ve Kazak Türklerinin yaşadığı mezalimi duyurmak istedim.

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Bu yüzden mi kitabınızı, “Yirmi birinci yüz yılın tutsaklık karanlığında, yürekleri azatlık aşkıyla tutuşan ve özgür dünyada bu ateş sönmesin diye, hiç değilse bir kitap okuyan tüm Azapay ve Erpolatlara” adıyorsunuz?

AHMET YILDIRIM: Evet, kahramanlarım Azapay ve Erpolat, aynı zamanda özgürlük sevdalısı, bağımsızlığa önem veren bütün gençleri temsil ediyor. Aralarında duygusal bir ilişki de var. Karakterlerin bazıları tamamen benim kurgum; bazıları da Osman Batur, Alibek Hakim, Kaynaş Bey gibi tarihi şahsiyetler. Roman, Çinlilerin Türk topraklarını işgaliyle başlıyor ve bu işgal nedeniyle çıkılan azatlık yolculuğu ile devam ediyor.  Daha çok işgal ve sonrasında gençlerin yaşadıklarına odaklanıyorum. Bu arada Ata yurdun töresi, gelenek ve göreneği, hatta çocukların oyunları roman kahramanlarının yaşama biçiminde hayat buluyor ve doğal olarak Doğu Türkistan kültürünü de tanımış oluyoruz. Dünya’nın Çatısı’nın karı, buzu, soğuğu, fırtınası, vahşi hayvanları ve gizemli yaratığı; Himalayalar aşılırken yaşananlar okurun en çok ilgisini çeken unsurlar. En kısa tanımıyla “Azatlık Aşkı, Altaylardan İstanbul’a uzanan sıra dışı bir özgürlük öyküsüdür.”  

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Son romanınız “Kedilik Bende Kalsın”ın Tomris’i çocuklar tarafından çok sevildi. Bu sevimli Van kedisi kendisini nasıl ifade ediyor romanınızda?

AHMET YILDIRIM: Sadece çocuklar mı? Tomris’i büyükler de çok sevdi. Hem çocuk okurlarımdan hem de büyüklerden, özellikle öğretmenlerden ve yazar arkadaşlardan çok güzel geri dönüşler aldım. Bunun nedeni, Kedilik Bende Kalsın’ın, güncel bir konuya değinip akıllı telefonların yanlış kullanımıyla ilgili eleştirel bir bakış açısı getirmesi mi; yoksa yaramaz, sevimli, akıllı ev kedisi Tomris’in büyük küçük her okurla özdeşleşmesi mi, bilmiyorum. Belki de doğallığı, içtenliği ve aslında insanlarda görmek istediğimiz kedice davranışlarıdır, onu okurun gönül tahtına oturtan. Bu arada, köşeniz aracılığı ile o güzel geri dönüşleriyle beni mutlu eden herkese ve özellikle şu anda aklıma gelen şu değerli isimlere çok ama çok teşekkür ediyorum: Ahmet Haldun Terzioğlu, Vedat Güneş, Adem Karafilik, Ömer Ünal, Durdu Güneş, Nur Ersen, Suna Delibaş Ekici, Mevlüt Köksal…  

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Mevlâna’dan Damlalar (manzum öyküler),  Arkadaş (çocuk romanı),  Mızıkçı (öyküler),  Osman Gazi (çizgi roman), Azatlık Aşkı Dünyanın Çatısında Bir Türk Çocuğu (gençlik romanı),  Atasözleri ve Deyimleriyle Beypazarı Ağzı (inceleme, araştırma, derleme), Beypazarı Efsaneleri (derleme),  Bir Sevdanın Yüreğinde (şiir), Kedilik Bende Kalsın (çocuk romanı) isimli eserlerinizle yazma süreciniz devam ediyor ve bu değerli eserleriniz okurlarla buluşuyor. Bu noktada duygu ve düşüncelerinizi paylaşır mısınız bizlerle.

AHMET YILDIRIM:  Siz de bilirsiniz ki yazmak zor, çileli ve sabır isteyen bir yolculuktur. Gelgitlerle doludur; bazen harika bir cümle yakalar, kanatlanır, havalara uçarsınız; bazen de başaramaz, istediğiniz güzellikte bir cümle ya da paragraf oluşturamaz, üzülür, kahrolursunuz. Yazma sürecindeki yaşama serüveniniz, karmaşık duygular içinde sizi bir oyana, bir bu yana savurur durur. Ben, yazma eylemini, bizim oyun havalarımıza benzetirim: Hem mutlu hem mutsuz. Sözleri vardır, zehir gibi, acı içinde acı… Müziği vardır, şen şakrak, kıpır kıpır,  mutlu mu mutlu! Yazmak da öyle değil mi? Bu yüzden yazar, sonunu düşünmeden, bu çelişkili savruluşların ışığına doğru kanat çırpan bir kelebektir. Sorunuzun cevabını, bir cümleyle yinelemek gerekirse diyorum ki: Her ne kadar çok üretken bir yazar değilsem de bu mutlu - mutsuz savruluşları içinde barındıran ama sonunda beni mutlu eden üç sihirli kelimem var benim: okumak, yazmak ve okunmak.

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Siz aynı zamanda Bala Kitap Topluluğu’nda atölye çalışmalarına katılıyorsunuz. Bu topluluk neler yapıyor, ne tür çalışmaları oluyor. Yazar ya da okur açısından katkı sağlıyor mu, yararları neler?

AHMET YILDIRIM: Sibel Hanım, ne iyi oldu bu konuyu açtığınız, sorunuza öncelikle Bala Kitap Topluluğu üyesi bütün yazar arkadaşlarıma teşekkür ederek başlıyorum. Gerçekten çok güzel işler yapan harika bir topluluk. Özelimde, Bala Kitap Topluluğu ile tanıştığımdan bu yana - ki Ankara merkezde ikamet etmediğim için her atölye çalışmasına katılamadığım halde- bana çok katkı sağladı. Bir somut örnek vermem gerekirse, son kitabım Kedilik Bende Kalsın, yayımlanmadan önce Bala Kitap’ta değerlendirildi ve hemen hemen sıfır hatayla okur karşısına çıktı. Bala Kitap, en basit tanımıyla, Çocuk Edebiyatçıları Birliği ve Türk Ocakları işbirliğiyle çocuk yayınları konusunda Türkiye’deki eleştiri boşluğunu gidermek amacıyla kurulan bir topluluktur. Arzu eden yazar ya da yayınevlerinin kitap dosyalarını; roman, hikâye, şiir ya da masallarını haftada bir gün yapılan toplantılarda enine boyuna değerlendiriyoruz. Böylece çocukların dil, düşünce ve estetik gelişimine uygun; çocukların zevkle okuyacağı nitelikli eserlerin oluşumuna katkıda bulunuyoruz. Çalışmalarımızın, çocuk edebiyatıyla ilgilenen ya da ilgi duyan herkese açık olduğunu da belirtmek isterim.

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Çocuklarımıza okuma alışkanlığını kazandırmak için ne gibi yollar izlenebilir?

AHMET YILDIRIM: Bu konuda, çocukları nitelikli kitaplarla buluşturmaktan, günlük yazmaya teşvike; kendi elleriyle kitap alışverişi yaptırmaktan, yazarlarla tanıştırmaya kadar pek çok şey söylenebilir ama en önemlisi çocuğun çevresinde örnek alacağı insanların olmasıdır. Çünkü çocuk taklit ederek büyür. Evde anne baba, okulda öğretmen hatta aptal kutusundan her gün evlerimize konuk olan karakterler okumuyorsa, ne yaparsanız yapın çok az yol kat edersiniz. Aslında ülkemizin acı bir gerçeği de büyüklerin, bırakın örnek olmayı, çocuklarımızdan çok daha az okuduğudur. Bir söyleşi sonrası, minik bir okurumun yazıp bana verdiği şu dörtlüğe bakar mısınız? “Yazarları severim / Kitap okur büyürüm / Anneme babama / Örnek olurum” Minik bir yürekten dökülen bu minicik dörtlükte neler yok ki! Öğrenci yazar buluşmalarının öneminden, büyüklerin okumadığı gerçeğine… 

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Çocuklar için üretilen eserlerin olmazsa olmazı nelerdir? Çocuk edebiyatı ile gençlik edebiyatı birbirinden farklı mıdır? 

AHMET YILDIRIM: Çocukluk çağının 0-18 yaşları arasını kapsadığını düşününce, bu konuda her yaş grubunun farklı özellikler gösterdiğini göz ardı etmemeliyiz. Bu nedenle ben, işin detayını, alanın akademisyenlerine bırakmak taraftarıyım. Yine de sorunuza cevap olarak, çocuklar için üretilen eserlerin özellikleriyle ilgili genelleme anlamında birkaç cümle edeyim.   Çocuk kitaplarında sunum çok önemlidir. Kapak tasarımı hem ilgi çekici olmalı hem de sanatçı duyarlılığını yansıtmalı ve konuyla ilgili ipucu vermelidir. İç sayfaları oluşturan bütün unsurlarda estetik bir denge ve uyum olmalıdır. Eser; konu, dil ve anlatım bakımından çocuğun dünyasına ve yaş grubuna uygun olmalıdır. Didaktik cümle ve paragraflardan kaçınmalı ve öğüt verme derdine düşülmemelidir. Asla unutulmamalı ki çocuk, okuduğu kitaptan zevk almıyorsa, o iyi bir çocuk kitabı değildir.

Gelelim diğer sorunuza. Aslında ister çocuklar, ister gençler, isterse de büyükler için yapılsın; edebiyat, edebiyattır. Hangi yaş grubuna hitap ederse etsin; olmazsa olmazımız, estetik kaygı olmalıdır. Bu nedenle, çocuk ve gençlik edebiyatını, farklı bir edebiyat türü olarak görmeyenlere de saygı duymak gerekir. Kaldı ki adı ne olursa olsun, önemli olan üretilen eserin, hitap etmeyi hedeflediği yaş grubunun özelliklerine uygun olmasıdır. Özellikle, “çocuktan al haberi” esprisinin gerçeğe dönüştüğü bu bilgi çağında, çocuk edebiyatı ile gençlik edebiyatını birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün görünmüyor. 

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Gerek dünya edebiyatından olsun gerek Türk edebiyatından olsun Çocuk Edebiyatı alanında eser veren hangi yazarları okuyorsunuz? 

AHMET YILDIRIM: Genelde olduğu gibi çocuk edebiyatında da çeşitli okumalar yapmaya çalışıyorum. Ustalara sözüm yok ama şu yazarları mutlaka okumalıyım diye bir kaygım da yok. Yazandan çok esere bakmak taraftarıyım. Biliyorum ki alanında yetkin, belirli bir çizginin üstüne çıkmış bir yazarın her yazdığı çok güzel olur diye bir kural da yok. Üstelik yeni bir yazarın harika bir kitabıyla da karşılaşabiliyorsunuz. Örneğin, böyle bir güzelliği, Arzu Çallıoğlu Eren’in “Bir Ev Alana Bir Nine Bedava” adlı kitabında yaşadım. Ben en iyisi size, beğenerek okuduğum bazı kitapların yazarlarını vereyim:  Cahit Zarifoğlu, Peyami Safa, Gülten Dayıoğlu, Üzeyir Gündüz, Mavisel Yener, Mustafa Ruhi Şirin,  Susanna Tamaro, Richard Bach, Roald Dahl, Antoine de Saint Exupery…  Şu anda aklıma geliverenler bunlar.  

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Sizin yazar olarak ürettiğiniz eserleri hayata geçirirken karşılaştığınız zorluklar var mıdır?

AHMET YILDIRIM: Olmaz mı, var elbette! Bir şarkımızın diliyle söylersek; “Yazmak mı zor, bastırmak mı? O süreci sen bana sor!” Kitap kokusuna gönül vermiş her yazarın yaşadığını ben de yaşıyorum. Türkiye’de bu zorluğun birçok nedeni var. En önemlilerinden biri, yayınevlerinin bazılarının olaya çarpık bakışıdır. Onlara göre en medyatik yazar, en büyük(!) yazardır. Bir de “en büyük yazar, benim yazarım” görüşü var ki işleri, daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. İşin kötüsü, bu konuda karşılıklı bir etkileşim var. Toplum, yayınevlerini, yayınevleri de toplumu şekillendiriyor. Böyle olunca da niteliği öne çıkararak yayın yapanlar,  yeterli sayıya ulaşamıyor. Bunların birçoğu da maddi zorluklar içinde yayın hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Ama ben şu inancımı hep muhafaza ettim: Gerçekten nitelikli bir eser üretmişseniz, her şeye karşın, o kitap, bir yolunu bulup okuyucusuyla buluşuyor.

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Edebiyat hayatınızda çocuklara yönelik bir anınızı paylaşır mısınız bizlerle.

AHMET YILDIRIM: Salonu olmayan bir ilkokula söyleşi için çağrılmıştım. Etkinliği, zorunlu olarak,  isteyen öğretmenlerin sınıflarında “sınıf söyleşileri” biçiminde gerçekleştirdik. Çok da güzel oldu. Sınıf ortamında, öğrenciler; yazmak, yazarlık, kitaplarla ilgili sorularını daha rahat bir biçimde bana ilettiler. Hep birlikte çok yararlı ve keyifli saatler geçirdik. Birkaç gün sonra, sosyal medyadan iki kelimelik bir mesaj aldım: “Ben sana küstüm.” Altında yazanın ismi ve sınıfı vardı. Üçüncü sınıf öğrencisiydi. Hemen cevap verdim: “Ama niye? Bana küsersen ben çok üzülürüm.” Cevap gecikmedi: “Tabii küserim. Sen 4/B’ye geldin, bizim sınıfa gelmedin.” Mesele anlaşılmıştı; öğretmenleri arzu etmediği için, o şubeyle söyleşi yapamamıştım ama sınıfın bazı öğrencileriyle bahçede, birkaç cümlelik iletişimim olmuştu. O çocuklardan biriydi her halde. Öğretmeniniz istemedi, diyemezdim; ne olur bana küsme, kısmetse size de gelirim, önce öğretmeninle konuşmalıyım, diye yazdım. Oysa çocukların her şeyden haberi vardı. Bütün saflığıyla, “öğretmenime benim dediğimi deme.” notunu düştü. Gidip öğretmeniyle konuştum. İsim vermeden, söyleşiye gelemediğim için çok üzülen, hatta bana küstüğünü söyleyen bir öğrencisi olduğunu belirttim. Ertesi gün, beni sınıflarında görünce nasıl mutlu oldu, anlatamam. O gün bana en çok soru soran öğrenci o oldu.   

SİBEL UNUR ÖZDEMİR: Her güzel şeyin bir sonu var. Biz de söyleşimizin sonuna geldik. Bu değerli röportaj için size teşekkür ediyoruz Ahmet Bey. 

AHMET YILDIRIM: Sibel Hanım, değerli kalemdaşım, ben de size çok teşekkür ediyorum. Bana bu imkânı verip bu güzel edebiyat sitesinde kendimi ifade etmemi sağladığınız için. Hoşça kalın… Evet, her güzel şeyin bir sonu; her sonun da yeni bir başlangıç için geleceğe bıraktığı tohumları var. Yeni başlangıçlarla hepimiz için, her zaman, sevgilerin kitap açtığı bir dünya dileğiyle…

 


[1] Yurdabak, Hüseyin, Beypazarı Şairleri Hayatı ve Şiirleri, S.130, Ankara, 2004.

[2] İlmak, Savaşkan, Yaşarken, İlhan Yayıncılık, S. 174, Ankara, 2007.



Bu yazı 912 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
201 Okunma
133 Okunma
117 Okunma
117 Okunma
104 Okunma
91 Okunma
85 Okunma
82 Okunma
81 Okunma
75 Okunma
72 Okunma
56 Okunma
292 Okunma
288 Okunma
276 Okunma
233 Okunma
229 Okunma
215 Okunma
215 Okunma
208 Okunma
205 Okunma
203 Okunma
201 Okunma
199 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI