Bugun...


Sibel Unur ÖZDEMİR


Facebookta Paylaş









BARIŞALIM KÜSTÜĞÜMÜZ YERLERİMİZLE
Tarih: 01-07-2019 07:29:00 Güncelleme: 01-07-2019 07:31:00


Öyle seyredip durdum bu şehri. Herkes başka başka âlemlerde. Farklı farklı telaşlarda. Kocaman bir dünyada değişik mekânlarda binlerce insan. Düşündüm sonra. Hangisi bulunmak istediği yerde? Kaçının bedeni ve ruhu aynı anı paylaşıyor? Görüntü var, var olmasına da kaç kişi istiyor bulunduğu yerde olmayı. Zorunluluk gibi daha çok. İstemediğimiz mekânlara sıkışıp kalıyoruz genellikle. Cam bir fanusun içine hapsedilmişiz de çıkmak için mücadele ediyoruz, çıkamıyoruz. Sanki dünya o cam fanusun içi. Hadi, al nefes alabilirsen. Zamanımızın büyük bir kısmı ailemizden, sevdiklerimizden uzakta geçmiyor mu mesela? Sabah çarçabuk çıkıyoruz evden. Öpmeden, sarılmadan birbirimize sanki akşam buluşmamız garantiymiş gibi.  Derdimiz hep bir yerlere yetişmek öyle değil mi? İşe, okula, kursa.  Hepimiz ayrı yerlere dağılıyoruz gün ağarınca ve umut ediyoruz hava kararınca bir araya gelmeyi.

İş yeri dediğimiz taş binalar… Zamanımızın en enerjik kısmını onlar çalmıyor mu bizlerden? Daha iyi yaşayabilmek adına çalışmamız gereken o soğuk yüzlü binalar. Para kazanmamız gerek çünkü. Bir iş olsun da ne olursa olsun diye düşünmez miyiz önceleri? Önce üniversite okuyayım da -bu devirde ille bir üniversite diploması gerek-  neresi olursa olsun, deriz. Mezun olduktan sonra iş bulayım da -bulmam gerek- ne iş olursa olsun, deriz. Kaderimize razı oluruz bir nevi. Sonra kendini kabul ettirme çabalarımız başlar, patronun gözüne girme telaşlarımız. Herkese güler yüz gösterme zorunluluğumuz. Yerimizi sağlamlaştırma çabalarımız. Zaman geçtikçe mutsuzluğumuz arttıkça okuduğumuz bölümü istemeden okuduğumuz, çalıştığımız yeri istemeyerek kabullenişimiz yük olur omuzlarımızda. İstediği üniversitenin, istediği bölümünü okuyabilen, istediği koşullardaki bir işte çalışabilen şanslı bir kesim vardır elbette. Ama ne yazık ki bu durum azınlıktadır. Ve iş, karın doyurma noktasına gelince ille bir iş mantığı -nasıl olursa olsun- ağır basar.

Hani kenara fırlatıp attığımız idealler. Kariyer yapmak… Öteleriz yarınlara daha önce de yaptığımız gibi. Hayatımızı erteleriz. Mecburiyetlerimiz öncelik kazanır.

Nefes alamayız bazen iş yeri denilen o çile odalarında. Aslında ne tam olarak iş kadını, ne anne, ne ev hanımı olabiliriz. Bir yanımız hep eksiktir. Yarım yarımdır her şey. Biraz ondan biraz bundan. Her ne kadar hayatımızı düzenliyor gibi görünsek de biz sadece oynuyoruz bizim için yazılmış olan senaryoyu.

Savruluruz oradan oraya kuru dallar misali. Gün olur sararıp solarız. Ağır gelir hayat. Taşıyamayız. Fırtınalar kopar yüreğimizde. Sessiz çığlıklarımızı kimselere duyuramayız. Değiştiremeyiz hayatımızı. Değiştiremeyiz mekânları. Cesaret edemez, koşup gidemeyiz başka diyarlara.

Diyelim ki gittik... Arkamıza bakmadan, geri de kalanları düşünmeden gittik. Huzur gelir mi bizimle? İçimizde mi huzur? Nereye saklandı acaba? Eğer yoksa görünürlerde… Yandık o zaman. Nereye gidersek gidelim takiptedir huzur ya da huzursuzluk. O zaman mekânın da bir önemi kalmaz.

O hâlde önce kendimizi değiştireceğiz şüphesiz. Hani “bükemediğin eli öp” misali.  Hani “zaman sana uymuyorsa sen zamana uy” gibi.  Gözden geçireceğiz yeniden yaşamımızı.  Bizi mutlu eden şeyleri düşüneceğiz ilk başta.  Daha çok zaman ayıracağız kıymet verdiklerimiz için.

Yapabilir miyiz? Radikal bir karar alıp sevmediğimiz işten ayrılabilir miyiz yoksa emeklilik kapımızı çalana kadar aynı iş yerinde azar azar tüketir miyiz kendimizi?

İstemediğimiz mekânlarda bulunmayı reddedebilir miyiz? Etrafımızdaki kişileri mutlu etmek için ‘hayır’ diyemeyip kendimizden vazgeçebilir miyiz? İçimiz oflayıp puflarken yüzümüze maske takıp gülücükler saçabilir miyiz?

Planlayabilir miyiz yaşamımızı sil baştan? Kendimiz için, kendi önceliklerimizi yaşamımıza katabilir miyiz? Ne kadar ‘bencil’ olabiliriz? Yalan dünyanın keşmekeşinden kurtulup sade, ıssız, sakin bir yaşamı seçebilir miyiz? Bir köye, bir adaya, sakin bir deniz kıyısına yerleşip az bir bütçeyle lüksten uzak belki ama, sevgi dolu, huzur kokulu bir yaşamı tercih etmeye cesaretimiz var mı?

Özgür saatler yaratabilir miyiz kendimiz için? Canımızın istediği saatte yatıp istediği saatte kalkabilir miyiz? Arzu ettiğimizde evden/işten çıkıp gezmeye gidebilir miyiz? Kimsenin baskısı altında kalmadan idame ettirebilir miyiz yaşamımızı?

Hâlâ vaktimiz varken, ne kadar süreceğini bilmediğimiz ömrümüz şimdilik devam ederken, zaman su gibi akıp geçerken, henüz geç kalmamışken sevebilir miyiz kendimizi yeni baştan? Yitirdiğimiz duygularımızı koyabilir miyiz yerlerine? Yepyeni bir yaşam kurabilir miyiz geride bıraktığımız enkazın üzerine?  

Hadi ne duruyoruz! Barışalım küstüğümüz yerlerimizle, bir şans daha verelim kendimize.



Bu yazı 1626 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI