Bugun...


Sibel Unur ÖZDEMİR


Facebookta Paylaş









GÖRSELLİK ve EDEBİYAT
Tarih: 29-06-2017 10:52:00 Güncelleme: 29-06-2017 10:53:00


            Gözlerimizle görürüz, kulaklarımızla duyarız. Gördüklerimizi, duyduklarımızı hayal gücüyle harmanlayıp kurgular, satırlara dökeriz. Görülen aynı şey de olsa farklı kişilerin zihinlerinde başka başka algılanıp değişik şekillerde yansır. Şiirlerin, öykülerin içine ve okuyucuların dimağlarında bambaşka şekillenir.

            Satırların akışında bir şehri tanırsınız mesela en ince ayrıntılarına kadar. Gidip görmediyseniz merakınızı uyandırır. Gitmek görmek arzusuyla dolup taşarsınız her ne kadar hakkında bilgi sahibi olsanız da. O şehrin sokaklarında yürümeyi, havasını solumayı arzularsınız. Hayalinizdeki soyutluktan kurtarıp o kitaptaki şehre somutluk kazandırmak istersiniz.

            Canan Tan'ın “Yüreğim Seni Çok Sevdi” isimli kitabını okuduğumda kahramanlarla birlikte gezdim Bursa'yı, Siye'yi, Trilye'yi. Trilye'deki Çamlı Kahve'yi çok merak ettim. Görme, gitme isteğiyle dolup taştım. Kitabı okuyan pek çok arkadaşımın da benimle aynı duyguları paylaştığını öğrendim sonradan.

            Kitaplar değil midir bizleri bilmediğimiz diyarlara götüren, farklı kültürlerle tanıştıran, yarenlik eden, bilgi veren?

            İstanbul, Ankara, İzmir, Karadeniz öykülerinin bir araya getirildiği ortak çalışma ürünleri kitaplar var mesela. Pek güzeller. Eğer görsellik önemli olmasaydı bu öyküleri illere ya da yörelere göre ayırmak gerekliliği doğar mıydı?

            Sonra karakterler… Yazarın hayalindeki kahramanı anlatışından etkilenip de kızıl saçlı, meneviş gözlü, gamzeli kızı düşlemez miyiz okuduğumuz roman boyunca. Gülüşü, ağlayışı, kahkahası, hıçkırığı, söyledikleri, söyleyemedikleri yankılanmaz mı kulaklarımızda? Üzerine geçirdiği erguvan renkli elbisenin uçuşan etekleri ile dans edişini, çıplak ayaklarını, sevgilisinin elini tutuşunu, parfümünün leylak kokusunu, kemanın sesini, seyredenlerin beğenisini, martıların çığlıklarını, gecenin karanlığını, kahve fincanındaki ruj izini görmez,  işitmez miyiz?

            Çıktığımız okuma yolculuğunda kitabın sayfaları arasına süzülüp içten içe biz de kahramanların gittikleri yerlerde onlarla beraber olup her konuşmalarına tanıklık etmez miyiz? Her kelimenin, bahsi geçen her imgenin görseli canlanmaz mı gözbebeklerimizde?

            İmgeler… Önce göze hitaptır belki de. Sonra görsellik ve dilsellik buluşur aynı noktada yazma sürecinde. Aktarımlarda (yer, kişi tasvirlerinde vs.) gördüklerimizdir anlatılan. Hayatın içinden işimize yarayacak bir hikâyeyi çekip çıkarmaktır. Konuların farklı yazarlarca yeniden yorumlanmasıdır edebiyat. Şüphesiz ki sizden önce aynı konuyu işleyenler olmuştur, sonrasında da olacaktır. Siz ne ilk ne de sonsunuzdur. Asıl olan aynı konunun sizin ütopyanızda nasıl ete kemiğe büründüğü, kaleminizden nasıl döküldüğüdür satırlara. İşte sizi farklı kılan budur. Her yazarın kaleminden bir başka lezzettir okuyucuyla buluşan. Anlattıklarınız okuyanın gördükleri, yüreğinde uyandırdıklarıdır. Hayal dünyanızın yollarında yürüyebilmeleridir, kendi hissettiklerinle varsıllaştırarak.

            Önünde dakikalarca durduğunuz bir tablo. İlham kaynağınız olabilir belki de. Resimler de konuşur kendince. O ırmağın şırıltısını işitebilir, ayaklarınızı suyun içine sokabilirsiniz serinlesin diye veya dağa tırmanabilir, ahşap köprüden geçebilirsiniz karşı tarafa ve oturabilirsiniz ulu çınarların serin gölgeleri altında. Yeter ki isteyin.

            Fotoğraflar da resimler gibidir. Onlarda pek çok hikâyeyi barındırırlar bağırlarında. Genç yazarlarımızdan Tarık Güney'in bir röportajında memleketi olan Kastamonu'ya ait fotoğraflara bakarak o fotoğraflara ait öyküler yazdığını okumuştum örneğin.

Şiir ve müzik, ritim ve tınılar huşu yaymaz mı yüreğinize? Eskilerde kalan bir anıyı canlandırmaz mı gözlerinizde? O şarkıyı ilk dinlediğiniz kafeyi, yanınızdaki kişiyi, neden orada olduğunuzu, yaz tatilinin doyumsuz güzelliğini anımsatmaz mı? Kumsala uzandığınızda okuduğunuz bir şiir kitabı da aynı etkiyi yaratır hiç şüphesiz ki üzerinizde.

            Bir zincirin halkaları gibi birbirinin içine geçmiştir sanat. İnsandan beslenir. Yaşamdan çekip aldığı konuyu oya gibi işler, yazar edebiyatın ahengi içerisinde ve yine insana armağan eder. Okuyucuya düşen ise okumak, algılayabilmek, görebilmek, bilgilenmek, düşünmek, öğrendiklerini ifade edebilmektir.

            Günümüzde pek çok edebiyat eseri filme uyarlanmaktadır. Bu tip uyarlamalar her ne kadar eleştirilse de ölümsüz eserlerin isimlerinin anılmasına ve o muhteşem eserlerin genç kuşakla buluşmasına aracılık ettiği yadsınamaz.

            Görsellik, edebiyata ışık tutan önemli etkenlerdendir. Gördüklerimiz, hayal gücümüzle birleştiğinde ortaya doyumsuz eserler çıkar. Ahmet Ümit'in basında çıkan fotoğraflardan etkilenerek parçaları bir araya getirdiğini, hayali sahneler tasarladığını ve romanlarını bu şekilde oluşturduğunu okumuştum bir yerde.

            Resim, müzik, heykel, karikatür, plastik sanatlar, fotoğraf… Ne fark eder, hepsi de önce gözümüze sonra yüreğimize hitap etmez mi?

 



Bu yazı 2474 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI