Bugun...


Sibel Unur ÖZDEMİR


Facebookta Paylaş









ZAMAN İLAÇ DEĞİLMİŞ, ÖPÜNCE GEÇMİYORMUŞ YARALAR
Tarih: 04-12-2017 10:41:00 Güncelleme: 04-12-2017 10:43:00


       Yüreğimdeki sesler susmuyor içimde kıpırdanan çocuk sevincime karşın. Ruhum gelgitler yaşarken gürül gürül akıyor yüreğimin çağlayanları. Sular yoruluyor gün batımında ille velâkin durulmuyor, huzura erişmiyor bir türlü benliğim.

       Yüreğim dolup dolup boşalıyor günlerdir. Durup dururken açılıyor gözlerinin muslukları. Vanayı sıkmak ne mümkün. İşe yarayacağı sırada bulunmaz ki bu İngiliz anahtarı. Oflaya puflaya kalkıyorum yerimden, zamanla girdiğim iddiada galip gelmek maksadım.

       Ey ruhumun iklimi! Bu kaçıncı mevsim geçişi; çise düşüşü, kar raksı, güneş kavuruşu, bahar müjdesi, sis basışı?

       Ya sinemdeki bu kuraklık neyin nesi böyle durup dururken? 

       Suyu çekilen gözlerimin naçar bakışları altında beni binlerce kez yok eden ruhiyatım değil mi seni on binlerce kez var eden. Gitti, diyorum, gitti. Kapıldı gitti sel sularına. Bir doğa olayıydı bu, olamazdın ki engel. Nasıl ‘kal’ denir gidene, diyemezdin, diyemezdin lakin zordur bir dilin bunu söylemesi hele gönül haddinden fazla arzu ediyorsa gitmemesini.

       Ağıtlar yakmadım ardından, bilesin. Sadece bir yanardağ patlamasıydı ruhumu ele geçiren.

       Zaman! Zaman, dedim, en iyi ilaçtır, bu klişe söze sığınmaya çalışarak.

       Zaman, geçtin gittin, geçip gitmektesin lakin sen hiç de kuvvetli bir ilaç değilsin. Yalan söylemiş, sana ilaç diyenler. Sen koşa koşa gittiğinde hayatın içinde, biz de ömrümüz olduğunca geleceğiz ya peşi sıra… Geldikçe daha çok yanıyor insanın canı. Her geçen gün ‘yok’ yazılıyor gönül haneme. Çentikler arttıkça eriyorum güneş ışınlarının kızdırdığı kar taneleri misali.  

       Bu nasıl bir hardır, nasıl bir ıstırap, ne denli bir can yakıştır? Bil ki bir orman yangınıdır bakışlarıma sirayet eden. Yavaş yavaş yok oluşumdur zamana inat. O varsın akıp gitsin, gittiğini sansın ama ben bazen koşar adımlarla kimi zaman sekerek sonsuzluğa doğru ilerliyorum.  

       Doğal bir afetti gidişin, diye de tanımlayabilirim muhtemelen olup biteni.  Bu afet, can ve mal kaybına neden olmadı belki ama beni ‘ben’den aldı. Sen de bilirsin bazı doğal olayların cereyan edebilmesinde insanların katkısı yadsınamaz. İşte böyle bir haldi senden bana yansıyan alacakaranlık. Aniden oluşuverdi, sarstı derinden derine, deşti dertlerimi sabahlara kadar ve insafsızca çarptı tüm kapıları yüzüme, buzdağından savrulan buzlardan soğuk soluğuyla dondurdu yüreğimi. Sonra da kör bir testere ile ikiye böldü. Açıldı vücudumu ele geçiren derin yaralar, saçıldı oraya buraya yaralarımın kabukları. Bu tepeler uğultulu. Bu şehrin sokakları boş.

       Bu şehir!

       Şehirlerinde ruhu vardır insanlar gibi. Ruh ki direkleridir belki de o şehirde yaşamayı tercih eden kişilerin. Tercihler… Kimi zaman bekleyiş, kimi gün özleyiş, kâh hüzün, kâh mutluluktur yüreğe ama en çokta sevdiğinin nefes alıp verdiğini bilmek ve günün birinde karşılaşabilme ihtimaliyle avutmaktır gönlü, ihtimallerin en büyüğü ki yârdır sevdiren size o şehri.

       Sen ihtimallerimi de alıp gittin. Sen nefesimi, sen yaşama sevincimi, sen gönlümdeki mananın manasını, sen cümle sözlerimi koydun da o ceviz sandığa, vurdun da asma kilitleri… Gittin. Yerine hasret, yerine hicran, yerine ıssız nefesler, yerine kırık dökük bir yürek bıraktın da… Gittin. Dönüp bir an için bile olsa bakmadın arkana. Görmedin sana deli divane yüreğimi, görmedin sevda hançerinin tam şurama saplandığını, görmedin sükûta gark olan günlerimin gecelere döndüğünü. Gittin.

       Doğal bir afetti gidişin, diye hayli zamandır avutuyorum kendimi, kalbimi, gönlümü, nefsimi, titreyen yüreğimi.

       Ey ruhumun değişen iklimi!

       Bazı afetlerin insan gücüyle durdurulması gibi bir özelliği vardır ya hani. İşte öyle bir haldeyim, bilesin. Bu gidişata ’dur’ demeye bile mecalim yok. Beklemedeyim pusuya yatmış bir avcı gibi vuslatın kapanıma yakalanacağı o anı.

       Saliseler, saniyeler, dakikalar, saatler, haftalar, aylar, yıllar…

       Anladım vallahi de billahi de zaman ilaç değilmiş, öpünce geçmiyormuş yaralar.

       Kaç zaman sonra yüreğimdeki sesler susuyor, içimde kıpırdanan çocuğun cansız bedeni vuruyor gönül kıyıma. Dolup dolup boşalmaktan yorgun düşüyor yüreğim. Ve vazgeçiyor kendinden bile. Heyhat, bu nasıl bir vazgeçiştir, kimseler akıl sır erdiremiyor.

       Artık köpürmüyor, kabarmıyor ruhumu ele geçirmiş azgın dalgalar. Nihayet bir çarşaf gibi durgun, dingin, suskun gönlüm.

 

 

 

 

 

 

 



Bu yazı 2706 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI