Örnek HTML sayfası
Bugun...



YAZMAYA KALKSANIZ GURBETİ NASIL YAZARDINIZ? BURAK SERDENGEÇTİ GURBETİ YAZDI!
Tarih: 19-01-2020 17:21:28 Güncelleme: 21-01-2020 11:20:28 + -


Yazar Burak Serdengeçti gurbeti yazdı.

facebook-paylas
Tarih: 19-01-2020 17:21

YAZMAYA KALKSANIZ GURBETİ NASIL YAZARDINIZ? BURAK SERDENGEÇTİ GURBETİ YAZDI!

Gurbet savı, içimde bir çıban acısıyla sızılar durur. Bitmesini istediğimiz bu acının ne zaman sonlanacağını kestiremiyoruz. “Sizce gurbet nedir?” diye soranlar vardır.

 

İlk gurbetim, orta okul birinci sınıfına yazıldığım yıl başlamıştı. 45 km. köyümden uzaklıkta bibimlerin (hala) yanında kalacak ve okuyacaktım. İlk günler okulun kaydı, kitap defter temini, üst baş görülmesiyle geçti.

 

Tarihi yerleriyle dolu, Nevşehir’in ayakucunda Nar kasabasında arkadaşlarım okul çıkışında evlerine gidiyorlardı. Anne ve babalarının yanında, kardeşleriyle okuyorlardı. Ben tek başıma, içinden suların aktığı kayadan oyma evin küçücük odasında hem ders çalışıyorum, hem de kardeşlerimi, ana ve babamı hayal ederek yaşıyordum. Her geçen gün gurbetin ağırlığı üzerimde büyüdükçe büyüyordu. Ağlıyordum, gözyaşlarımı kimseye göstermeden ağlıyordum. Komşu çocukları yakınlarıyla gülüp eğlenir, mutlu olurken ben sevincimi, hüznümü paylaşacak kimse bulamıyordum. Bibim, kumasıyla cebelleşmekten bana zaman ayıramıyordu. Ona hiç bir sırrımı açamıyordum.

 

Küçük pencereme güvercinler konar, diğer kuşlar da çalılara yuva kurardı. Sonra uçup giderlerdi. Kuşlar konunca: ‘Bu kuş, sana selam getirdi. Onlar uçup gitmeden sen de selam gönder kardeşlerine, anana, ağabeyime, anama…’ diye beni uyarırdı bibim. Kuşların pencere önünden gitmelerini hiç istemezdim. Onlar, kendi hal lisanıyla konuşurlardı. Köyümden haber anlatsalar olmaz mıydı! Söylüyorlardı da ben mi anlamıyordum onların lisanını?

 

Gurbetin bütün yükü acısıyla omzumuza biner ve hiç sönmeyen -bir çıngıyla tutuşan- ateşe dönüşür ve yanar ha yanardı. Tuzu kuru tabir edilen karnı tok, sırtı peklere bu acı duyguyu anlatmak zordur. Doğrusu onların da sebepsiz ayrılıklar yaşamasını istemem.

 

Orta okulun ilk yılının üçüncü ayında ebem (anneannem) ile anam, Nevşehir’de tedavi olmak üzere Nar’a gelmişler, haberim yok. Ne mektup atmaya, ne de gelen gidenlerle haber ulaştırmaya olanakları yoktu. Öğle saatlerini geçerken eve geldim. Salonda kulağıma çalınan tanıdık sesler duydum. Merak bu ya kapıdan başımı içeri uzattım. Karşımda ebem bana kucağını açmış gülümsüyordu. Anam da bibimin yanında ağlamaya başladı beni görünce.  Ya bana ne dersiniz, kitaplarımı ayakçalığa fırlattım ve odama koştum. Yatağa başımı gömdüm. Hıçkırıklarım dışarıdan duyuluyordu. Odadan çıkıp onların yanına gidemedim. Neden sonra bibim gelip elimden tuttu ve odaya götürdü. Önce ebemin, sonra anamın elinden öptüm. Hıçkırıklarım boğazıma düğümlendi. Akşama kadar kendime gelemedim.

 

Bu kavuşmanın iki gün sonra ayrılığı olacaktı. Ebemin tedavisi bitince Hasan enişte tek atlı arabasını koştu ve anam ile ebem köy yoluna düştüler. Nar’ın çıkış yolu bizim okulun yanından geçiyordu. Okula öğrenci arkadaşlarımın içinde en önce ben varırdım. O gün de öğretmen ve öğrenci arkadaşlardan erkence okuldaydım. Okulun koridorunda anamların köyüme doğru gittiklerini gördüğüm halde varıp onları uğurlayamadım. Kimse yoktu yanımda, ağladım, hıçkırarak ağladım. Gözyaşlarımı sildim ve koşarak tek atlı arabanın arkasından yetiştim. Anam, ağlamaktan kızarmış yüzüme dokundu. Öptü, kokladı. Onun boynuna sarıldım, bırakmadım.  At arabası bizden uzaklaşmıştı. Arabanın üzerindeki ebem atın dizginini çekerek arabayı durdurdu. Hasan enişteye bizi işaret etti. Anamı, -bir yerde azarlarcasına- beni bırakmasını istedi.

 

Ardıma bakmadan tekrar okula doğru koştum. Onlar nasıl gittiler, ben ne duruma düştüm şimdi bile hatırlamak istemiyorum on iki yaşında bir çocuğun garipliğiyle.

 

Kader denen olguya söyleyecek söz var mı, yok mu, bu husus tartışma götürür de körpe çocuklukta gurbetin acısı katran karası olup oturdu içimize.

 

“Allı turnam, bizim ele varırsan / Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle.”  diyen acılı türküleri bohçasına sarıp sarmalayan, çıkınını sırtına alır, düşer gurbetin yoluna. Âşık, ayrılığın biteceğini şeker ve bal ile anlatmak istemesin de ne yapsın! Gurbetin balı baklavası ağızlarda tad koymaz da böyle ifade etmişler. Ya da mutlu olduğunun sahih olmasını bile öyle göstermek istemesinden ileri gelebilir.

 

Dünya gündeminde vatansız, anne babasız kalan milyonlarca irili ufaklı insan, gözlerimiz önünde gurbetin, açlığın acısıyla yuvarlanıyor. Bu olayların sebebine sebep olanlar pişkinliğin zirvesinde gülüp eğlenmektedir. ‘Yanan yansın, donan donsun, mutsuz güruh benden uzak olsun’ naraları onların duyarsızlığını gözler önüne serse de aymazların çokluğuyla insani değerlerin sığlaştığını bize haber veriyor.

 

Öksüz ve yetimlerin gurbeti hiç bitmez. Onlar, kiminle, nerede buluşup hasretlerini giderecek! Bizim köylerde anlatırlardı. Evin erkeği: ‘Ah gurbet, ah!’ diye içlenir, üzüntülerini anlatmak istermiş. Hanımı: ‘Gurbet, gurbet diye hayıflandığın şey ne kadar uzak, ne kadar acı veriyor da sızlanıyorsun?’ deyince kocası da sırtını hanımına dönerek: ‘Onu uzakta arama, al sana gurbet!’ demiş. İnsanın çehresi, karşısındakine vatanı, sırtı da gurbeti ifade etmesi manidar olmalı. Düşünürüm de kuşların gurbeti olur mu? Gurbetleri varsa nerede başlar, nerede biter? Bunu rahmetli babamın evimizin samanlık hezenlerine kestiği konserve kapakları ve orta yerini çukurlaştırdığı sacları çakarak kırlangıçlara yuva yapmalarını sağlamak için: ‘Bunlar gurbet kuşu, yuva kurmalarına yardımcı olmalıyım oğul’ derdi.

 

Sebepsiz ve zamansız gurbet insanı ne hale getirir, bunu yaşayan bilir. Ya ben, sıla ile gurbeti yoğururken türkü türkü dağıldım dağların ardına. Aradığım dost yüreğini elimden alan gurbet bir köşede karşıma çıksa da yaptığı zulmün beni ne duruma getirdiğini göstersem; onun verdiği acısı sorgulasam. ‘Çocuk gönüller anasız, babasız, ekmeksiz aşsız kalmasın’ yakarışıyla sabahı akşama, akşamı sabaha uluyorum. Samimi düşüncemi ifade edersem; iki nesneye dayanamıyorum: Sebepsiz ayrılıklar ve çocukların ağlaması. Bir çocuk açlıktan ve yalnızlıktan ağlarken onlara çare olamadığım zaman dünya altüst oluyor, yaşamak istemiyorum. Bir köşede gözyaşlarım o çocuğun günahsız gözyaşlarıyla birleşiyor.

 

Mapusta duvar mı aranır, dört tarafı duvar değil mi! Gurbet, yumruk büyüklüğündeki yere gizlenmiş. Sıla, akıl ve gönülden çok uzaklardadır gayrı. Bozkırın çiğdemi, çiçeği bu duvarların içinde yeşermez. Mutluluğu dile getiren türkü dinlemedim kendimi bildim bileli. “Bir ay doğar ilk akşamdan geceden.” Doğrusu o ay umutlarını yitirenlerin yüzüne doğsun. Küçük mutluluklar onlardan esirgenmesin. Ruh ve beden gurbeti insandan ne kadar uzaklaşırsa ağızlar bir nebze olsun tatlanmaya döner.

 

“Gurbet elde bir hal geldi başıma. /Ağlama gözlerim Mevla kerimdir.” diyen çaresizlerin önlerindeki sıra dağların aşılmasında ne engel varsa sevgi ve güven birliğiyle umutlar pörsümeden, solmadan aşmaya talip olmalıyız ki sevdiklerimize kavuşalım.

 

 




Kaynak: Burak Serdengeçti

Editör: Kürşat Kafkaslıoğlu

Bu haber 298 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER MİSAFİR KALEMLER Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
170 Okunma
161 Okunma
159 Okunma
147 Okunma
143 Okunma
142 Okunma
140 Okunma
137 Okunma
131 Okunma
128 Okunma
126 Okunma
122 Okunma
686 Okunma
511 Okunma
497 Okunma
418 Okunma
344 Okunma
336 Okunma
323 Okunma
309 Okunma
289 Okunma
289 Okunma
287 Okunma
278 Okunma
SON YORUMLANANLAR
YUKARI